Artvin: Denizin dağlı çocuğu – Tevfik Taş

0
1001

 

Tevfik Taş

 

Sarp dağlar, yeşil okyanus, derin vadilere doluşan sis ve hayal kervanları gibi doruklara tırmanan köyler… Çılgın Çoruh’un dağlara boyun eğdirdiği bir yamaçta salınan bir kent… Öyle bir kent ki, fırtınayla dalgalanmış Karadeniz’i andırır… Geçit vermez dağları, sarp coğrafyasıyla değil sadece; insanının çalışmasında, yürüyüşünde, şakasında, gülüşünde, horonunda o fırtınanın devinimi yansır. Artvin’dir burası; yeşilin renkleriyle afallatır insanı, her an bulutlarla oynaşır.

Ne güzel bir sevda türküsüdür; “Ben seni sevduğumi de dünyalara bildirdum”. Bu türküyü bizim birçok sanatçımız çok güzel söyler, ama benim sevgili dostum Kazım Koyuncu, Hopa’nın o delişmen çocuğu bir başka efkârla, içli ince bir hasret duygusuyla söyler. Türkünün devamı bir sevdanın yer yer hüzünlü ama inceden gülümseten çağrısını, cilvesini dillendirir. Artvin’i bu içe işleyen türkünün ilk sözleriyle düşündüm onca zaman; özdeşleştirdim. Şimdi, “Ben oni sevduğumi bildireyrum dünyaya / Dolaştım Livane’yi hem atlı hem de yaya”.

Fırtınalı bir kış gününde Karadeniz’i düşünün… Artvin tastamam budur. Bu sadece coğrafya bakımından böyle değildir; insanın şakasından gülümsemesine şarkısından horonuna dek neredeyse yaşamın bütün alanlarında dur durak bilmeyen bir iniş çıkış, dışarıdan bakanı şaşkına çeviren bir devinim vardır.

Fırtınaya uğramış denizde düz gibi görünen her kesit az sonra bir bayıra, dağa emsal bir dalgaya döner. Artvin’de en küçük düzlüğün dört yanı yokuş, dağ bayırdır. Fırtınanın alacakaranlığında dönenen deniz, binlerce renkle afallatır insanı. Artvin sarp, yeşil, sisten ve hayaldendir.

Gerçeküstücü ressam Magritte’in başlığı “Bulutlardaki Şato” diye çevrilebilecek bir dizi resmi vardır. Bu resimler ayak bastığımız toprakla üstümüzdeki boşluk kavramlarını yeniden düşünmeye zorlar insanı. Magritte bu resimlerinde, insanın yerçekimi alışkanlığıyla “boşluk” dediğinin salt düşsel bir alan olup, olmadığını; üstümüzdeki âlemle, üzerinde yaşadığımızın birbirine hangi bağlarla bağlandığını sorgulayan bir yol tutmuştur.

Artvin’in yolları sıklıkla insana bu resimleri gösterir, çünkü yaşar Artvinli bu resimlerde. Gitmekte olduğumuz yolun bir yanı neredeyse 60–70 metre uçurum, uçurumun karşı kıyısında, aynı yükseklikteki kayaların başında taştan veya ahşap bir ev duruyor. Biraz hızlı gitsek göremeyebiliriz, çünkü zaman, eve kayanın rengini kazandırmış, renkler birbirine geçmiş, ev üstünde durduğuyla bir ve aynı özellikleri kazanmıştır. Önce “nasıl” diye, soruyor insan, sonra “neden”. Hangi duygu; hangi gereklilik insanı o kayanın başına bir ev yapmaya götürür?

Yolcu Artvin’in yerleşmelerine bir de bu gözle bakacak ve evlerin, bir dağa tırmanan kafileler gibi “boşluğun” küçücük düzlüklerine dizildiğini görecektir.

Düşünün bir kış günü Karadeniz’i nasıl zorlu hayaller ilham eder; Artvin’in her dağı, dağ doruklarına yakın her yaylası, bu çetin dağların arasındaki gölleri, daracık, dik, ürkütücü güzellikteki vadileri işte böyle zorlu hayallere götürür insanı.

Geçmişte Artvin’i de kapsayan coğrafyanın bir kısmının Çoroksi, Çorok, Kolhis gibi adlar taşıması bu bölgeye yerleşen Gürcü kabilelerine bağlanıyor. Bunlar Çoruh’a verilen tarihsel adlar, Osmanlı döneminde Livana/Livane denmesi ise Hurrilerin bu bölgeye verdikleri “Nigali” adıyla açıklanıyor. Pars Tuğlacı, “Osmanlı Şehirleri” adlı çalışmasında, az duyulmuş ya da az kullanılan iki adından daha söz eder. Haspasus ve Acampsis. Cumhuriyetten önce ve cumhuriyetin ilk yıllarında Çoruh adını almış. Tarihi inceleyenler, bir dönem Artvani olarak kullanılan ve yakın tarihte Artvin biçimiyle ad olan sözcüğün kaynağı hakkında sağlıklı bir bilgiye henüz ulaşamamış görünüyor.

Artvin’in tarihsel geçmişiyle ilgili bilimsel incelemelerin, yüzey araştırmalarının, kazıların bu denli kıt olması, hem şaşırtıcı hem de burayı anlamayı zorlaştıran bir etmen. Zamanın değişik katmanları üzerinde yaşayan bu kentin kökleri, bugün Kars, Gürcistan ve Kafkaslar gibi bağlaşık ve komşu olduğu bölgelerde elde edilen verilerle yorumlanıyor. Biz şimdilik, Şavşat’ın Meşeli ve Yusufeli’nin Demirköy yakınlarında bulunan bakır ve tunç baltalara dayanarak İÖ 3000’li yıllara tarihlendirildiğini söylüyoruz.

İnsan sevdiği birini, bir yeri anlatırken ondan içre olup da ona karşı hoyratlık edeni de söyler. Bu yazıyı yazmak için Karadeniz sahil şeridini geçerken gördüğüm ilk şey “Yol yapmak” adı altında o muazzam doğanın sökülerek bütün sahil şeridinin yüzsüzleştirilmesi oldu. “Kara-yolcu” zihniyet, kentin içinde geçmesi gereken yolu, “istimlak bedelleri pahalı” gerekçesiyle sit ve ormanlık alanlardan geçirdi. Karadenizliye denizi yasaklayan bu yol, yüzyılın ucubesi olarak tarihe kazıldı.

“Haçan, yolçuler ceçmiş olsin Artvin’e celdik!”

Karadeniz şivesiyle şoför bu sözleri söyledi ama ortada kent yok. Acemi yolcu, “hoş geldiniz” yazısından beri “kent” denene bakıp şaşırmaktadır, çünkü önünde dimdik bir dağ ve bu dağın yamacında gözüken birkaç evden başka bir şey yoktur. Kente varmak için, Karadeniz ezgileri eşliğinde tırmanan bir dolmuşa daha binmek gerekmektedir. Karadeniz ezgileri dendiğinde akla ilk gelen, oynatan, diri bir müzik olur. Ama bazı türküler insanı, ince bir efkârın içine çekiyor:

“Denizde karartı var
Şu giden kayık mıdır?
Ben kaybettim yârimi
Ağlasam ayıp mıdır?”

Kent merkezlerinde beni Hasan Yazıcı, kardeşleri Necmiye ve Havva karşıladı. Lazca, Gürcüce, Hemşince, dahası hangi dilin şivesiyle konuşuluyorsa konuşulsun Nazım Hikmet’in Kuva-i Milliye Destanı’ndaki Şaban Reis’in, Arhavili İsmail’in torunlarını görür, onları dinlersiniz. Nasıl betimliyordu şair:

“Dümende ve başaltlarında insanlar vardı ki
Bunlar uzun eğri burunlu
Ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki
Sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için
Hiç kimseden, hiçbir şey beklemeksizin
Bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler.”

Şimdi bu kent merkezinde, uzun eğri burnuyla Hemşinlinin, Gürcüyle Kafakslının sesi “konuşmayı şehvetle sevmek” makamında bir alaşımdır.

Hemşin horonundan, “Karabak” denen Gürcü oyununa, Doğu Anadolu etkileri taşıyan “Koçeriden” Kafkaslardan esinlenerek söylenen “Cilveloy”una, Dadaş nağmelerini çağrıştıran, ama Laz’ın, Gürcü’nün aceleciliğiyle figüre dönüşmüş “Atabarı”ndan Deli Laz horonuna… Tümü iç içe ve her biri kendine özgü değerleri, özlemleri söyleniş ve oynanış özellikleriyle yaratmış buradaki dokuyu.

Konuştuğum gençlerin çoğu öğrenim, yükseköğrenim görüyor. Şaşırtıcı olan şu ki, tarımın ve sanayinin başka pek çok ile göre büyük mesafe geride olduğu bu il için öğrenim istatistikleri, “yükseköğretim yüzde yetmişin üzerinde ve genel öğrenim düzeyi yüzde doksan dörttür” diyor. Bu bakımdan ülke birincisi sayılıyor. Nedenine, nasılına Doç. Dr. Ali Demir yanıt veriyor:

“Burada doğa ve yaşam koşulları insanı uzun yıllar eledi. Bu koşullara dayanamayan bebek ya da büyükler erken ölümlerle gitti. Dayanabilenler için bir çare gerekiyordu… Çocuğun okuması; topraksız, sabansız, arabasız, yolsuz köylü için uzun yıllar kurtuluş yolu sayıldı. Ya okuyup kendisiyle birlikte ana babasını da bu dehşet koşullardan kurtaracak ya da o çocuğun çocukları da dayanması güç o koşullar içine doğacaktır.” Okuma olanağı cumhuriyetin ilk yıllarında elbette kıttır. Öğretmen yetiştiren Cilavuz Köy Enstitüsü bu bakımdan muazzam bir tutamak olmuştur.

Konuşurken benim aklıma Yaşar Kemal’in Karadeniz röportajları geldi. Dünyada taşınmaz mal olarak nitelendirilen toprak, Karadeniz insanı için taşınır olmuştur, çünkü yağmur yağınca toprak alır başını gider, tarla denilen yamaçta çıplak kaya kalır. Karadenizli gider o toprağı torba torba yukarı getirir, bir avuç tarla için. Sırtı cılk yaradır.

Bir fındık bahçesinin altında seher aydınlığında, Şebnem ve çimen kokusuyla çay içiyoruz. Cemal Dede ile eşi Fehmiye Hanım’ın konuğuyuz, “Sevdaluğun çaresi gene sevdaluktadur” diye takılıyorum. Fehmiye Hanım “Ha bunin yok midur başka işi” diye severek kızıyor bana… “Nasılsın” diye soruyorum Cemal Dede’ye: “Ha boyla (böyle) tikine durayrum” Duyanı biraz gülümseten, bu basit yanıt, büyük kentlerde daralan kelime dağarcığını düşündürüyor bana. Oralarda “nasılsın” sorusuna verilen yanıt o kadar azaldı ki, neredeyse teke indi: “İdare eder”. Oysa tikine durmak kimseye yük olmamaktan duruşundan ödün vermemeye, edasını, vakarını korumaya dek, ne çok çağrışım içeriyor.

Çam ormanın üstüne ayışığı asılmış
Vadiden dökülen derelerde şavkıyor.

Bu tılsımlı ışıkta derinleşiyor gece, göçmen bulutların altında belirsizleştikçe derinleşiyor vadi. Artvin’e karakteristiğini kazandıran coğrafyayı tanımak bakımından bu sarıp sarmalayan, insanı kendi girdabına salıp yeniden su yüzüne çıkaran, bu sarp ve yeşil sessizlik benim için güzel bir ilk adım oldu. Yaz gecesine şebnem yağıyor.

Yeşil Okyanus
Çoruh’un kıvrımınca ilerliyoruz. Irmakla bağıntılı bütün yol ağının bakımlı olduğu söylenemez. Artvin merkezini geçen anayoldan sapınca, Gürcistan ile aramızdaki sınırı görüyoruz. Muratlı (Maradid) çayının bir yüzünde akrabanın biri, öbür yüzünde öteki. Söylence odur ki, karşı tarafta kalan Müslüman Gürcüler uzun yıllar bu yakada okunan ezanla namaz kılmıştır.

Biz merkez ilçeye bağlı Hamamlı’ya (Dolishane) vuruyoruz yolu. Burada Bagratlı krallarından Smbat (kimi kaynaklarda Sumbt olarak yazılmış) zamanında yaptırılmış küçük ama güzelliğini büyük oranda korumuş bir kilise var. Kilisenin bir kısmı uzun yıllar cami olarak kullanılmış. Bu yapının duvarında bir güneş saati varmış. “Mış” çünkü saat milinin yerleştirildiği taşı duvardan sökmeye yeltenenler paramparça etmiş. Köylülere böyle bir fenalığı kimin yaptığını soruyorum. Elbette ki kimseciklerin haberi yok. Tuhaf ki kilisenin önünde köyün muhtarının, öte yanında imamının evi, bitişiğinde cami var. Değil buradan taş sökmek nefes alsan duyulur. Ama ne gören, ne de duyan var.

Bu duvardaki saat sanat tarihçilerinin saptamasıyla “biricik” olduğu için önemli değil sadece, bu küçücük yapı bu toprakların tarihindeki buluşma noktalarını söylediği için de çok önemli. Kars’taki Ani harabelerinde Bagratlıların o olağanüstü yapılarını bilenler, anımsayanlar dediklerimi daha iyi kavrayacaklardır. Bu yapıyla oradaki yapı silsilesi coğrafyada yaşamış halkların özelliklerinden biridir…

Pırnallı, Karadeniz’de Doğu Anadolu’daki aşiret sistemini akla getirecek denli içe kapalı bir köy. Porta Manastır Kilisesi’ne gideceğiz. Manastırın olduğu Bağlar Bölgesine inerken gördüğüm küçük mahalle bu yürüyüşün armağanı oluyor bana. Gürül gürül akan bir derenin ve çeşmenin kenarında Karadeniz’in basit mimarisiyle yapılmış birkaç ev öylesine sakin ki, gitme bir yere diyor, at kendini bir ağacın dibine hayal et, kentin görmediğin yanını.

İnişli çıkışlı bir yoldan, orta zorlukta bir patikadan geçerek erişiyoruz Porta Manastır Kilisesi’ne. Ama bu yorgunluğa değer. Ormanın kapladığı dar ve küçük bir vadinin dibindeki bu yapı, Bagratlıların krallarından 1. Aşot’un torunu Prens Khaouli tarafından 896–918 tarihleri arasında yaptırılmış, Kral Gürgen’in (918–941) saltanat yıllarında son şeklini almış. Bir çan kulesi, bir şapel ve bir çeşmeden oluşuyor.

Artvin’in merkezinde, tarihsel yapı diyebileceğimiz mimari, ilçelerine ve köylerine oranla yok denecek denli az. Buna karşın il, İslamiyet öncesi medeniyetler bakımından bugün bütünlüklü bir görünüm veren kentlerimizden biri.

İşte Artvin Kalesi… Bagratlı kralı Büyük Oşet 900’lü yılların ortalarına doğru yaptırmış, Osmanlılar bu kalıntıların üzerine kendi kalelerini kurmuş. Şimdi ben bu kaleden Çoruh’u kuşbakışı seyrediyorum. Oysa bu kaleyi buraya yapanlar, bir zamanlar büyük bir ulaşım olanağı olan Çoruh’u denetlemeyi de amaçlamışlar.

artvin-kalesi-ana
artvin-kalesi-ana

Yapay Uçurum
Çoruh mu? Onun şimdi her tarafı büyük iş makineleriyle parçalanmış. Önüne setler çekebilmek için oluşturulan yapay uçurumlardan ibaret… O şimdi bir ırmak değil, çıplak, mekanik, duvar, kaskatı, yapay bir makine. Elektirik üretecek.

Bu konuda insan bazen ne diyeceğini şaşırıyor. Çoruh’un üzerine yapılan ve onlarca tarihi köyü beldeyi silip süpürecek olan barajlar, bütün ötekiler (Hasankeyf, Munzur, Allianoi vb.) resmi çevrelerin övünç meselesi. Oysa her Artvinli soruyor: “Buranın doğasını, bitki ve hayvan varlığını tarihsel üretimini yok ederek yapılacak bir baraj ne kadar kazanç sağlayacak? Örneğin Türkiye’nin borçlarının değil, borcun faizinin kaçta kaçına denk gelecek?”

Dahası Yusufeli gibi tarih bakımından açıklayıcı öneme sahip bir ilçe suya gömülecek. Çoruh ve bağlantısı olan kanyonlar olmayacak. Barajlarla birlikte bir sosyal plan olmadığı için büyük bir göç dalgasıyla insanlar yaşamakla yükümlü oldukları bu kültür coğrafyasından gitmek zorunda kalacak. İklimi değiştiği için binlerce bitki ve hayvan bir süre sonra burada olmayacak. Uluslarararası ölçekte yeni yeni keşfedilen bu coğrafyanın karakteristiği olumsuz yönde değişecek.

Karadeniz’in kuş uçumu 30 kilometre kadar ötede olmasına karşın Borçka’dan sonra güney iklimi görülmeye başlar. Çoruh vadisinin bu kesitindeki Zeytinli (Sirya) köyü, bu karakteristiği çok güzel yansıtır. Neredeyse bir Ege köyü zeytin ve ılıman iklim seven birçok meyve çeşidi yetişiyor. Köyde şarap yapılıyor. Köyün imamı bu durumdan hayli şikayetçi ama şarap da yeni bir ürün değil asırlardır yapılıyor. Sirya şimdilerde baraj altında kalacak köylerden biri.

Dönerken, Şad Berda’ya sapıyoruz. Okumuşlar köyünün önünde Şad Berta’nın kalıntıları Gürcü krallığının izlerinden biri olarak tarihe tanıklık ediyor. Okumuşlar’dan Mehmet Şen buranın Şarbiyet kenti olarak bilindiğine, dönemin bir ticaret merkezi olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor: “Kaleyle bağlantılı bir yer altı yolu, çıkışta dokuz odaya bağlanıyor”. Dağdan kaleye inen toprak borular, dönemin su kanalları olsa gerek

Artvinlilerin yaygın övünç kaynaklarından biri, Kafkasör şenlikleri. Her yıl 27 Haziran – 1 Temmuz arasında düzenlenen şenliklerin ana teması boğa güreşleri. Bu dışarıdan bakan bazı insanlara hoş görünmeyen bir etkinlik, çünkü meydana sürülen iki boğa sahipleri tarafından ötekine karşı kızdırılıyor ve böylece dövüşmeleri sağlanıyor. İki boğa çamurun içinde birbirini hırpalıyor. Yeterince kızmamış olan, canı dövüşmek istemeyen, geri çekilen, yıkılan yenik sayılıyor. İki hayvanın dövüştürülmesinden sevk almak bana göre değil; İspanya’da elinde silahlarla bir boğayı ölüme göndermekten daha insani denebilir, yine de hazzetmek kolay değil.

Tulum Şiştiğinde
Lazlar değil sadece horonun ilmini, tılsımını, insan üzerindeki etkilerini bilenler, horonun insanı bir nevi vecde, kendi içinde yitmeye, düşünüş içinde düşünüşe götürdüğünü söylerler. İsmail Avcı Bucaklişi horonu anlatmaya şu özdeyişle başlıyor: “Tulum şişer saruk baştan düşer”

Horon sözcüğünün kökenleri üzerine yapılan çalışmalar insanı daha derinlere götürüyor. Bu sözcüğün Rum, Laz, Gürcü dillerinde aynı ve yakın işlevleri gösteren; horo, koro gibi karşılıkalrı var. Tanrı sözcüğünün Pontusça, Lazca ve Lazların Kafkasya’daki akrabaları Megrellerdeki karşılığı ilgimi çekti. Tanrı Pontusça “o theos”, Lazca “xormoti/Ğormoti”, Megrelce “xoronti/Ğoronti”. Elbette dilbilimciler daha ince bir noktaya varacaklardır, ama benim sezgilerim, horonun bu coğrafyada birleşmiş, ayrışmış ve bugün de aynı oyunu benzer çalgılarla oynayan halkların geçmiş ibadet biçimleriyle bir ilgisi olduğunu söylüyor. Sözcüğün etimolojisini bilmiyorum, ama “baş”a karşılık da kullanılıyor, örneğin (ğormo giskedinas (-başın sağolsun; ğormo didi ndğa mekças – Tanrı uzun ömür versin) demek oluyor.

Kafkasör düzlüğünde tulum bir başladı, pir başladı. Akşam alacasıyla başlayan horon sabah alacasında sürüyordu desem, abartı saymayın. Necmiye Yazıcı beni horona girip çıkan yaşlılarla tanıştırıyor. Yaşlılar bir anlamda görevli gibi; hem horonu yönlendiriyor, hem de deneyimlerini, horon görgülerini gençlere, doğrudan doğruya etkinlik içinde aktarıyor. Şavşatlı Hacı İlyas Altun’la tanıştırdılar beni. “Bu toprakta tulum ki şişti, tut tutabilirsen içinde hayat olani”

Tulum ve “ena! ena! (ey!) seslerine kahkahalar karışıyor. Kimisi rakısını içiyor, kimi ayranını, çayını. Geceye inceden yağmur iniyor, her yerde bir ateş yanıyor, her ateşin başında bir sofra ve sohbet. Göğe uzanan çam ağaçlarına urganlarla asılmış salıncakta kadınlı erkekli gruplar bulutlara inip çıkıyor.

Kafkasör’de kamp ve karavan için uygun yerler ve Orman İçi Dinlenme Tesisleri’nde konaklama olanakları var. Ancak “has Karadenizli çadır kurmalı” diyorlar. “Bu bir tutku, burada, toprağı duyacaksın; çamur, çiğ, çimen kokacaksın.”

Ölüler Altın Takmaz
Bu yazıyı yazmadan önce farklı nedenlerle Artvin’e üç kez gitmiştim. Ne zaman gitiysem Yeşil Artvin Derneği başta olmak üzere sivil toplum kuruluşlarının derdi aynıydı: Artvin’in iç ve dış turizm bakımından gözdesi olmuş Kafkasör’ün hemen bitişiğindeki Cerattepe’de siyanürle altın çıkarılması. Bu tarz madencilik, altın çıkarma girişimi yeryüzünün neresinde olduysa, insanlar aynı tepkiyi verdi.” Ölüler altın takmaz”. Artvin halkı, çiğ bir halk değil, oluru olmazı ayırt edecek kadar görgülü bir toplum. Örneğin, Borçka’daki bakır madenleri binlerce yıldan beri işlemekteydi. Ancak bir kentin toprağına, içme suyuna karışacak olan siyanür barajı, bitkiyi, ormanı silecek bir maden etkinliği, milyonlarca yılda oluşmuş Çoklan Vadisi’ne milyonlarca ton toprak ve taş dolduracak bir iş kabul edilemez.

Artvinliler ülkemizin anayasasının 56. maddesindeki “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamak hakkına sahiptir” ilkesinin, Artvin’in bu kesimi için de geçerli olmasını istiyor. Neşe Karahan, Artvin’de bir pastanede bütün verileri seriyor ortaya. “Burada çıkacak altının ne ülkemize, ne de Artvin’e bir yararı var. Tam tersine, Artvin’i mahvedecek bir proje diyor ve Artvin’de sık kullanılan bir özdeyişi söylüyor: “Aklın varsa neylersin varı, aklı yok ise neylersin yarı.”

Artvin’e giden Ardanuç’un, Şavşat’ın, Borçka’nın Karagöllerini görmeden demesin ki ben gezdim burayı; Dört Kilise’yi, İşhan’ı incelemeden Şavşat’ın, Yusufeli’nin, Yalnızçam’ın, Kaçkar’ın yayla evlerine konuk olmadan demesin ki ben tanıdım Artvin’i.

Demesin sakın, Macahel’i görmeden ben de gezdim Artvin’i. Maçahel bozulmamış doğa alanı bakımından evrensel bir değer. Bir kesimi Gürcistan’da kalan vadinin ormanları, sadece Türkiye’nin değil neredeyse Avrupa’nın insan eli değmemiş nadir bölgelerinden biri. Her biri anıt özelliği taşıyan ağaçlar ve görkemli bir orman ekosistemi. Bununla birlikte, Macahel havzası yırtıcı kuşların göç yollarından biri olarak, kuş gözlemi için de çok güzel bir alan.

Bunu anlayabilen uluslararası kurumlardan biri UNESCO oldu ve Macahel/Camili köyünün “İnsan ve Biyosfer Programı” koruma ağı alanı içine alınması kararlaştırıldı. Dünyada şu ana kadar 102 ülkeden 482 site UNESCO’nun “biyosfer rezervi koruma alanı” içinde bulunuyor. UNESCO, biyosfer rezervlerin ve biyolojik çeşitliliğin korunmasıyla, ekonomik kalkınma ve kültürel değerlerin devamlılığı arasındaki çatışmaların, sürdürülebilir bir şekilde çözülmesine dönük temel bir yaklaşım oluşturulmasını” hedefliyor.

Oturup Hatila Deresi’ni düşündüm, eğer üstündeki toprağa altın için siyanür akıtılırsa, Hatila zehir akacak ve Macahel zehre bakacak.

Ormanın kenarında Artvinli gençler kamp kurmuşlar, cıvıl cıvıl.Bugün birçok insan tuhaf gelebilir ama Artvin’in genç kadınları hala mani atmasını biliyor. İlk mani yetti bana:

“Mani mani mendileden
Mumlar yanar kandildan
Gel oturup konuşak
Sen dudaktan ben dilden”

Popüler kültürün her şeyin üstüne çıktığı bir zamanda nasıl oluyor da bu insanlar hala mani söylüyor? Eylem Sönmez veriyor yanıtını: “Biz, hala anamızla, komşumuzla fındık ya da çay toplamak gibi toplu çalışılan işlerle uğraşıyoruz.”

Yaz sisinin içinden süzülen ışık, yolları Artvin zambağına boyarken ben Kaçkar Dağı’nın eteklerinde, Barhal Çayı’na girdim. Su değil bembeyaz köpük, buzdan süt. Arınıp onca yorgunluktan, kenarda düşündüm. Bir masal hızında geçti burada günler. Gel gör ki nice gezsen, nice yürüsen belleğinde kalandan ötesi değildir şehir, ayrılık mealini bu suda yaşarsan bu topraklarda yine gelir, yine görürsün zahir.

Hoşça kalın denizin dağdaki çocukları…