Artvin’de 40 yıllık televizyon satıldığı dükkana geri döndü

0
70

Türkiye’de televizyon yayının başladığı ilk dönem programlarının izlendiği cihaz, arkasında çok keyifli hikayeler ve güzel insanlar barındırıyor.

Dünyada 20’li yılların son dönemiyle insan hayatına girmeye başlayan televizyon bugün her evin olmazsa olmazları arasında. Türkiye sınırları içerisinde tam anlamıyla kullanımı için 60‘lı yılların sonuna kadar beklememiz gereken zamanının teknolojik aletinin, ülkemizdeki ilk dönemlerini en iyi anlatan filmlerden birisi şüphesiz Vizontele oldu. O dönemler herkesin evinde bulamayacağınız, bir anlamda zenginlik ibaresi olarak kabul edilen ve merak edilen bu cihazla ilgili yüzümüzde tebessüm yaratacak bir hikaye radarımıza takıldı. Artvin’in Ormanlı ilçesinde (o dönem köydü) yaşanan olayda, 40 yıl önce satın aldığı National marka Japon malı televizyonu, satın aldığı yere tekrar götüren Mürsel Mert, yaptığı açıklamalarda o dönem yaşadıkları olaylardan da bahsetti. Aradan geçen 40 yılın ardından en az buluşma kadar ilginç olan noktaysa cihazın halen çalışıyor durumda olmasıydı.

“Vizontele filmini yaşadık”

Günümüz standartlarında “37 ekran”a yakın olan televizyonu 28 Aralık 1977‘de aldığını belirten Mert, ücret olarak o dönemin parasıyla 7 bin TL gibi bir miktar ödediğini söyledi. Günlük yevmiye ile çalıştığının altını çizen Mert; “Ben henüz 17 yaşındayken günde 50 TL yevmiye alıyordum. 28 Aralık 1977 yılında bu TV’yi satın aldım. O zaman 6 bin 300 TL verdim. 700 TL de anten ve diğer aparatlar tutmuştu. Ömer Ağabey’in elinden almıştım. Bu TV halen çalışır durumda lakin günümüzdeki sisteme uygun değil. Bu aynı zamanda akü ile de çalışıyor. O zaman köyümüzde elektrik olmadığı için cihazı traktörümüzün aküsü ile çalıştırırdık. Çekmediği zaman traktörü aşıp çeken tepeye çıkarırdık. Vizontele filminin senaryosunu biz yaşayarak yazıyorduk. Sabaha karşı Muhammed Ali’nin boks maçlarını izlemek için köyümüzdeki gençlerle tepede izliyorduk. Babam da dahil oluyordu. Babam köyde din görevlisi olduğu için televizyonu kendi alamadı. Tuhaf bir mahalle baskısı vardı. Televizyon almak, radyo dinlemek günahtı! Devletin böyle bir politikası yoktu ama demek ki o zamandan beri bazı tarikatlar dine uygun değil diye yaygara yapmışlardı. O yüzden TV’yi ben aldım. Yılbaşına 3 gün kala bu TV’yi almıştım. Ondan sonra 1978 Arjantin’de yapılan dünya kupasına yetiştirdim. Alırken belli bir amacım vardı. Muhammed Ali’nin 1978 yılında bahar aylarında Leon Spinks ile yaptığı ve boks kariyeri boyunca kaybettiği sadece 5 maçtan birisi olan bu ünvan karşılaşmasını canlı izledik. O zaman TV’de yayınlar kapanırken İstiklal Marşı okunurdu. ” diyerek yaşadıklarını asla unutmayacağını ifade etti.

“O dönem çok kaliteli sanatçılar ve içerikler vardı”

Günümüzdeki televizyon programlarının kalitesizliğinden yakınan Mert; “Halit Kıvançları, Ayşe Egesoyları, Münir Nurettin Selçuklar, Hamiyet Yücesesler, Muzaffer Sarısözenler ve Zeki Mürenleri severek ilgiyle izlerdik. O zamanlar yerli dizimiz yoktu. Yabancı diziler vardı. “Komser Kolombo”, “Baretta” gibi diziler efsaneydi. Bir bölümü kaçıranlar izleyenlerden o bölümde neler olduğunu sorarlardı. İzleyenler de büyük bir iştahla atlamadan o bölümü anlatırdı. Yerli diziler 80’lerden sonra yapıldı. O zamanlar yayınlar 5-6 saatlikti, programlar kısıtlıydı, kanal tekti ama insanlar mutluydu. Çünkü programlar, sanatçılar kaliteliydi. Şimdi ise yüzlerce kanal var. Diziler, magazinler, söyleşiler, yarışmalar, aklınıza gelmeyecek kadar çok program var. Ama insanlar mutsuz. İnsanlar televizyon aracılığı ile ayrıştırılıyor. Yok havuz TV yok muhalif TV. Maalesef insanları manipüle ediyorlar. Artık TV’ler bizim zamanımızdaki gibi masum değiller. Çizgi filmler içinde bile çocukları etkileyecek bazı mesajlar, şekiller kasıtlı olarak konuyor. Bunu şarkı kliplerine bile koyuyorlar. Onun için her TV, her program izlenmiyor. Tahammül edilemeyecek kişiler TV’lerde konuşmacı oluyor. Magazin programları, evlilik programları, dedikodular beyinleri sulandırıyor. Biz yazarı çok okuyanı az bir toplumuz. Hiç olmazsa bundan bir ders çıkarmamız lazım. Spor programlarını daha çok izliyorlar. O programlarda da inanılmaz ayrıştırıcı dil kullanıyorlar. Burada da toplumu ayrıştırma amacı taşıyan gizli amacın açığa çıktığını net olarak görebiliyoruz.” diyerek aradan geçen 40 yılın anısına aynı işyerine TV’yi getirdiğini belirtti.

kaynak:Sami Özçelik