Bağımsız Kültür Sanat Kurumları Ağları Oluşturmak

0
65

Cemil Aksu

Kültür İçin Politika!

Solun kültürel alandaki ‘hegemonyası’nın sönmesi ile politik ‘hegemonyası’nın gerilemesi arasındaki ilişkide neden-sonuç bağlantısı, tavuk-yumurta problemi gibi duruyor. Acaba, sol politik cazibesini/gücünü yitirdiği için mi kültürel hegemonyasını liberalizme kaptırdı? Yoksa tersi mi? ‘Devrimciler’de yaygın olan bir anlayış, ‘parti’ güçlendikçe, aydınlar ve sanatçılar da onun etrafında toplanmaya başlar. Diğer durumlarda bu kesim hep salınma/savrulma halindedirler. Diğer taraftan,’insanlar arası bir iletişim’ olarak politikada özgün ve özel ‘diller’ geliştirerek, ‘en geniş kitlelere’ hitap etmek için ‘parti edebiyatı’na ihtiyaç vardır. Buna rağmen kültür-sanat tali bir alandır; kadrolar öncelikle partinin ‘sınıf’ çalışmasında değerlendirilir…

Geleneksel sol anlayışın araçsal bir akla sahip olduğu sıkça dile getirilen bir eleştiridir. Kültürel çalışmalara yaklaşımın da böyle olduğu daha bir sesli söylenebilir. Bu araçsal yaklaşımın gereği olarak kavramsallaştırılan ‘parti edebiyatı’, sanatçının entelektüel çalışmasını partinin politikalarını anlatılmasına memur edilmesi olarak çerçevelendirilir: Politika için Sanat! Sanatçının entelektüel üretiminin ‘parti çizgisine’ uygunluğunu denetleme ve karar verme yetkisi de ‘politik büro’ya verilir.

Hikâye burada bitmiyor… Her parti ‘en doğru/gerçek tek Marksist parti’ olma iddiasında olduğuna göre, kendi çizgisine uygun sanat üretmek için bir tane ‘Kültür Merkezi’ kurar, kendisine ait kültür sanat dergisi çıkarır, isterse. Her türlü baskıya ve iç-zaafiyetlerine rağmen hala ayakta kalabilen birçok sol/sosyalist parti ve bunların denetiminde kültür merkezleri, dergiler, vakıflar var. Ama hepsinin etki alanı o partinin etki alanı ile sınırlı.  Herkes ‘kendi’ kültür merkezine gider, kendi kültür-sanat dergisini okur. ‘Bağımsız’ ve ötekilerin sanat kurumlarına itibar yoktur; iyi işler yapsalar da.

Gerçekte tablo bundan ibaret değil. Bugün sol kamuoyunun en geniş çoğunluğu herhangi bir parti ile bağı olmayan bireylerden oluşuyor. Aydınlar, sanatçılar açısından da durum hepten böyle. Sanatsız/sanatçısız partiler; partisiz, örgütsüz sanat ve sanatçılar…

Partisiz, örgütsüz sanatçılar için de durum çok vahimdir; çünkü çoğu durumda hayatın zorluklarından körelip yok olurken, çok nadir durumda bir burjuva sanat kurumunda ‘özgür köle’ olma şansını yakalarlar. Örgütsüzlük, sanatçının önüne bu iki seçenekten başka bir şans bırakmıyor. Sanatçının sanatçı olarak kalması için gerekli maddi koşulları sağlaması ve devam ettirmesi, şu ya da bu şekilde -ister burjuva ister sosyalist- örgütlü bir ağa dahil olması ya da bizzat o ağı kendisi tarafından –her gün yeniden- kurmasına bağlıdır.

‘Sanat sanat içindir’ artistliği yapacak kadar tuzu kuru olmayan bir sanatçı ya kapitalist dağıtım/pazarlama ağlarına tabi olacak ya da sivil toplum örgütlerinin oluşturduğu ağlar üzerinden kendisine bir okur/izleyici/eleştirici paylaşım kitlesi yaratmak ya da böyle bir kitleye ulaşmak zorunda. Bunu başarmak, mevcut iletişim araçlarına rağmen, hala çok zordur. Çünkü STK’lardan (ya da demokratik kitle örgütlerinden) oluşan ‘sivil toplum’ şu ya da bu oranda yukarıda ifade ettiğimiz partilerin sahip olduğu bir anlayışla işleyen, sayısız ‘kimlik’ten oluşan bir “Hücre (f) Tipi” toplumdur.

Siyasaldaki bu parçalılığa bağlantılı ya da bu parçalılığı aşamamış olmak sol-kültürel hegemonyanın geriliğinin önemli nedenlerinden biridir.

‘Bütünlüklü bir sol’un gücünü görmemek, yetenektir. Sendikaları, partileri, yayınevleri, vakıfları, ilişkili oldukları kitle örgütleri, aydınları, akademisyenleri, sanatçıları, sevenleri ve ulusal sınırlar içinde ve o sınırları aşan ilişkiler ağıyla, yetenekleri, deneyimleri ve tarihiyle ve diğer her şeyiyle birlikte ‘bütün sol’un gücü, hiç kuşkusuz ‘somut’ olandan kat be kat fazladır. Fakat ‘bütün sol’un tek tek şu ya da bu işte gücünü/olanaklarını birleştirmesi de maalesef çok istisnadır.

Bu istisnalardan biri olarak Sonbahar filminin başarı öyküsüne bakabiliriz.

Sonbahar filmi sinemada uzun zamandan sonra ilk kez sol rüzgârların estiği bir başarı elde etti. Filmin birçok ödül alması, burjuva otoriteler tarafından bile beğenilmesi ve desteklenmesi onun sanatsal değerinden ileri gelmektedir. Sonbahar’ın başarı öyküsü bunla sınırlı değil. Sonbahar gişede de önemli bir başarı elde etti. Biliyoruz ki birçok başarılı sanat eseri, Cannes ödüllü N. Bilge Ceylan’ın filmleri gibi, bol ödüllü ve reklamlı olmalarına rağmen istenilen seyirci sayısına ulaşamamaktadır.

Sonbahar’ın gişedeki başarısını nasıl yakaladığı ilgilenenler tarafından az çok biliniyor. Sonbahar’ın başarısının sırrı, başta filmin yönetmeni Özcan Alper’in iyi bir sinemacı olduğu kadar iyi bir ‘örgütçü’ olmasında… Birçok ödül alan filminin gişede de başarılı olması için, gösterimlerini bir sinema hareketi olarak örgütlemekle geçirdi tam bir yılını Özcan Alper.  Filmin gösterime girdiği bütün illerde, oradaki bütün tanıdıklar, tanıdıklarının tanıdıkları, sendikalar, yöre dernekleri, sol partiler, öğrenci çevreleri tek tek aranarak ve bunların iletişim ağlarından yararlanarak doğrudan kişilere ulaşılarak, Sonbahar’ı izlemeleri için sinemaya çağrıldı. KESK, DİSK, Eğitim-Sen gibi sendikaların merkezi mail ağları, Facebook’taki gruplar üzerinden filmin tanıtımının yapılması sağlandı. Gösterime giren bütün illerde söyleşiler düzenlendi. Burjuva medyada çalışan dostlar, onların dostları, sinemacılar herkes seferberlik kampanyasına katıldı…

Sonuçta birkaç türlü başarı elde edildi. Birincisi, film gişede hatırı sayılır bir başarı elde etti. Sanat filmlerinin, yeterince desteklendiğinde, izleyici bulabileceği ortaya çıktı. ‘Halk bunu istiyor’ yalanı deşifre edilmiş oldu. İkincisi, başka zamanlarda başka eylemlere çağrılan kitlenin sinemalara çağrılması için solun hareketlenmesi sağlandı. Bazılarını bunun gerekliliğine inandırmak sanılandan zor olduğunu tahmin edebilirsiniz.

Üçüncüsü, ki bu diğerlerinden daha önemlidir bence, sol/sosyalist sanatçıların sanat alanını hâkimiyet altına alan dağıtım/pazarlama tekellerinden kurtulma çareleri geliştirme konusunda bir yol, bir öneri üretmiş olması. Özcan Alper’in de söyleşilerinde dile getirdiği gibi, her ilde bir tane sinemamız olsa, bağımsız filmler, sanat çalışmaları, halka nasıl ulaşacağım korkusu taşımadan, dağıtım tekellerine boyun eğmeden, seyirciyle buluşabilir ve kültürel hegemonya ters yüz edilebilir.

Sol kültür sanat çalışmaları, gündemi İstanbul, Ankara gibi illerle sınırlıdır. Herhangi bir sol hareketin ülke sathına yayılmış kültür ağı yok. Anadolu’nun birçok kentinde sinema, tiyatro salonu yok. Aslında bu ‘yok’ bir çok alan için geçerli. Yerel muhabir ağlarımız yok. Küçük bir örnek; ÖDP’nin geçen dönem belediye başkanlığını elinde tuttuğu Hopa’da bile Birgün’ün muhabiri yok! Anadolu’nun birçok kentinde sol hala hatırı sayılır bir toplumsal güçtür. Ama solun genelinde yaşanan sınırlılıklar, taşranın sınırlılıklarıyla birleştiğinde durum hepten çekilmez hal alabilmektedir.

Sol partiler kültürel çalışmalara genel çıkarlar açısından değil, kendi çıkarları açısından yaklaşma eğilimindeler. Dolayısıyla, bir çalışmayı, kendi adamları mı yoksa başkaları mı yönetiyor, ona bakarak ya da ‘kendine mal etme’ imkânına göre sahip çıkıyor. Bu dar, çıkarcı yaklaşım kültürel politikalar belirlenirken de ket vurucu oluyor.

Solun genel çıkarlarından bahsetmek hala mümkündür. Şu ya da bu partinin çizgisine uymasa da, solcular/sosyalistler tarafından yürütülen kültürel çalışmalar, sol kamuoyunda ve dışında bir kültürel bilgilenme, öğrenme, gelişme sağladığı, muhalefete yeni diller sağladığı ve bunların da yeni kulaklara bir şeyler fısıldama imkânı yarattığı inkâr edilemez. En doğru benim, egosundan birazcık arınarak ‘asgari müşterek’ ihtiyaçlarımızı gidermek için yapılabilecek işbirlikleri ile solun neler yapabileceğini düşünmemiz gerekiyor.

Birçoğumuz duymuşuzdur, hatta bazen haberlere bile çıkar: Falanca bir köyde, sigara bırakan köylüler, sigara paralarını bir fonda toplayıp köye okul yaptırdılar… Sıradan insanların hemşehricilik gibi dayanışma ağları üzerinden bu tür projeleri gerçekleştirmesinden feyz alacak sosyalistler, demokratlar, kültürel alanı tekellerin hegemonyasından kurtaracak benzer kampanyaları örgütleyecek yetenektedir elbette.

Bu açıdan, Sonbahar’la birlikte Özcan Alper’in dile getirdiği bağımsız sinema ağı oluşturma önerisini bütün solun gündemine oturtmak gerekir. Durumdan vazife çıkararak, her yıl bir Anadolu kentine yeni bir “Devrimciler Köprüsü” kurabiliriz. Bu sefer köprü yerine kültür merkezi kurabiliriz. İlkin maliyet hesabı üzerinden bunun ne kadar başarılamaz olduğunu sayıp dökeceğizdir. Ama bir kez daha “BÜTÜN SOL”un olanaklarına bakınca, başarının işten bile sayılamayacağını görebiliriz.

Ama herkesin buna inanması zor tabi…