Bu dünyadan Kazım geçti – İsmail Avcı Bucaklişi

0
39

İsmail Avcı Bucaklişi

 

25 Haziran Kazım Koyuncu’nun ölüm yıl dönümü. Kazım, bundan tam on üç yıl evvel 25 Haziran sabahı, henüz otuz iki yaşındayken kansere yenik düşerek aramızdan ayrıldı.

Kazım’ın aramızdan ayrılışının bizde bıraktığı etki bir yana, Türkiye toplumunun anlamlı bir kesimi üzerinde etkisi oldu.

Kazım’ın bu kadar insan tarafından bilindiğini, bir o kadar da sevildiğini bilmiyorduk, farkında değildik.

Vefatından henüz yarım saat sonra Amerikan Hastanesi’nin önünde, İzmirli olduğunu söyleyen, hayatında Kazım’la hiç karşılaşmamış orta yaşlı bir kadının döktüğü gözyaşları benim için şaşırtıcıydı.

Elbette ki Kazım’ı çok uzun yıllardır tanıyordum. İnsani değerleri yüksek biri olduğunu biliyordum. Özellikle hayatının son senesinde artık Türkiye çapında unlu olduğunu biliyordum. Ama bu derece sevildiğinin muhtemelen kendisi gibi ben de farkında değildim.

Kazım’ın naaşını alıp Amerikan Hastanesi’nden Harbiye’deki Acık Hava Tiyatrosu’na doğru tulum eşliğinde yürürken de bizi neyin beklediği konusunda en ufak bir bilgim yoktu. Açık Hava’yı hınca hınç dolduran insanlar çok kısa bir süre önce aynı yerde müziğini dinledikleri, alkışladıkları delikanlıyı bekliyorlardı.

Kazım’ın yıllarını geçirdiği İstiklal Caddesi’nde de durum farklı değildi. Çok sayıda dükkânda Kazım’ın şarkıları çalınıyordu; sokakta matem havası, hüzün vardı.

Hopa, Kazım’ın doğup büyüdüğü kasaba Karadenizlilerin akınına uğramıştı. O’nu mahşeri bir kalabalık son yolculuğuna uğurladı.

Sonraki zamanlarda Kazım’ın bu kadar çok sevilmesinin nedenini hem kendime hem başkalarına birçok kez sordum.

Neydi Kazım’ı böyle sevdiren şey?

Kazım ne yapmıştı da bu kadar çok sevilmişti?

Kazım’ın bizzat kendi hayatında tanık olduğum pek çok şey bir değerlendirme yapmama imkan veriyordu ama benzer şeyleri başka insanlarda da bulmak mümkündü.

Başka bir şey olmalıydı…

İnsanları ona çeken daha insani bir şey olmalıydı…

Sahicilik…

Kazım sahici bir adamdı.

Sahici yaşamıştı.

Hayatın dayattığı gibi değil kendi doğasına uygun yaşamıştı.

Müzik yapmak için veya para kazanmak için değil, müziği sevdiği için şarkı söylemişti.

Sahne, rol yaptığı alan değil, yaşadığı yerdi.

Ulaşılmaz değil, dokunulabilen, sohbet edilebilen bir dosttu.

Karşılaştığı insanlara selam vermiş olmak için değil, selam vermek istediği için selam veriyordu.

Karadeniz müziğini içinden geldiği gibi soyluyordu.

Lazca’nın yok olma tehlikesi altında oluşu O’nu mutsuz ettiği için Lazca şarkılar soyluyordu.

Çevre tahribatına, nükleere karşı olduğu için eylemlerin içinde oluyordu.

Açlık grevindeki, olum orucundaki insanlarla empati kurabildiği için onların yanında duruyor, onlara şarkı soyluyordu.

İnsan olduğunun farkındaydı, insanları seviyordu.

Doğası ve siyasi görüsü gereği ezilenlerin yanında, omuz omuzaydı.

Kazım tam da böyle bir adamdı. Eğilip bükülmeyen, piyasaya teslim olmayan, paranın peşinde değil, hayatın peşinde bir adamdı.

Bir tek kimliğe sığmayan, içindeki renkleri yadsımayan; bir Laz, Trabzonsporlu, ekolojist, bir anarşist, müzisyen, insan ve dosttu…

Pek çok insanın başaramadığı haliyle sahici bir insan…

Kazım’dan sonra müzik hayatına başlayan birçok gencin neden Kazım’a yanaşamadığını tartıştığımız bir arkadaş, “Kazım’a yaklaşmak için Kazım gibi yaşamak lazım” demişti. İyi de Kazım gibi yaşamak kolay mıydı?

Öyle yaşamayı kaldırabilecek kaç kişi vardır bu hayatta?

Herkesin ünlü olma derdine düştüğü zamanda, kim “Ünlü olmak beni korkutuyor” diyebilir?

Bütün Türkiye’nin izlediği bir televizyon programında “Neden Lazca şarkılar soylüyorsunuz?” sorusuna, kim “Lazca benim anadilim ve tehlike altında” diyebilir?

Oysa, Kazım sadece Lazca şarkılar söylemiyordu ve müzik hayatına da Lazca şarkılar söyleyerek ya da Lazca için başlamamıştı. Ama, O pek çoğumuzun “marjinal” bulabileceği bir ifadeyi sırf Lazca’nın iyiliği için edebilmiş, hep aşağılara itilmiş bir halkın diline hayatın her alanında yaptığı gibi omuz vermişti.

Varlığı çok fazla bilinmeyen Hemşince, Megrelce gibi dillerde de şarkılar okudu. Halkların diline de müziğine de prestij kattı. Karadeniz müziğinin rotasını değiştirdi.

Kimsenin aşina olmadığı “Didou Nana” adlı Megrelce şarkıyı tüm Türkiye’ye sevdirdi.

Kazım öldüğünde henüz on yaşında dahi olmayan bir üniversite öğrencisi, “Neden seçmeli ders olarak Lazca’yı seçtin?” sorusuna “Kazım’ı sevdiğim için” cevabını veriyorsa Kazım Koyuncu’ya duyulan sevginin de sahici ve kalıcı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Dünyada çok sevilen, asla unutulmayan az sayıdaki insanın ortak özelliği sanırım sahici olmaları.

Kazım Koyuncu sahici bir adamdı.

Sahici yaşadı, sahici oldu ve O’na duyulan sevgi de fazlasıyla sahici…

Kazım’sız gecen on üç yılın ardından, Kazım’ın arkadaşları, O’nun şarkılarını söylemek, O’nu anmak üzere bir araya geliyorlar ve şu çağrıda bulunuyorlar; “Kazım Koyuncu tutulan her horon halkasında, her tulum sesinde, sözlerimizde, şarkılarımızda, akan her deremizin çağıltısında, her cay sohbetimizde yaşamaya devam ediyor, edecektir. Kazım’ı anmak için tüm dostları parklarımızda, sahillerimizde, bostanlarımızda ve sokaklarımızda buluşmaya davet ediyoruz. Kazım’ın en büyük mirası isyan ruhunun, endüstriyel ilişkilerden uzak, buralarda karşılığını bulacağına inanıyoruz. Bu dünyadan Kazım geçti. Kalanlara ise onun bıraktığı izleri takip ederek gerek müzik gerekse yaşamın diğer alanlarında O’nu anımsamak ve yaşatmak kaldı.”