Çocukluğunun Korkuları; Maradit – Ruhan Odabaş

0
195

Ruhan Odabaş

Yol Hikâyeleri – 4 –

Taksi duraklarının hemen yanında Süleyman ağabeyin meyhanesi vardı. Çocukluğunu hatırladı bir an. Postacı Murat’ın evinin altına balık tutmaya gittiği bir sabah, Süleyman ağabey nereye gittiğini sormuştu. Balık tutmaya gittiğini öğrenince, mutfaktan aldığı bir parça karaciğeri kendisine vermiş ve;

“Bugün yem olarak bunu dene, balıklar sever ciğeri” demişti.

Süleyman ağabeyin söylediği doğru çıkmış, daha ilk attığında oltasına neredeyse boyu kadar bir yayın takılmıştı. O meyhane de yoktu şimdilerde, Süleyman ağabeyin öldüğünü de duymuştu epeyce zaman önce. Dostlarıyla, arkadaşlarıyla kurdukları rakı masaları bir kez daha gelip geçti belleğinden. Yıllar sonra aynı yerde iki kadeh rakı içemediği için üzüldü…

***

Dağlarda kar kalmamıştı mevsim gereği. Yine de Çoruh’un bozbulanık akışıyla, coşkun sesiyle uyanacağını düşünüyordu uyumadan önce. Ne ki, düşündüğü gibi olmadı. Sessiz bir sabaha uyandığında şöyle bir doğruldu yatağında ve düşündü; başka bir yerde miyim!

Değildi, Borçka’daydı ve suyun sesini, Çoruh’un sesini duyabileceği kadar yakındı nehre. Öyleyse neden!..

Kendini toparladı, düşündü ve buldu; baraj…

Borçka Barajı Çoruh’un nefesini kesmişti sanki. Köpüren Çoruh gitmiş, yerine dizginlenmiş bir nehir gelmişti. Barajdan sarkan suların akıp akmadığı belli değil gibiydi. Rengi de değişmişti suyun. Çoruh’un o bilinen bulanık renginin yerini yeşil bir su rengi almıştı…

“Suyun akışına” dedi kahvaltı yaparken. Borçka’nın o ünlü “yağlı”sını peynirli – yumurtalı söylemişti. Kocaman bir bardakla çayı gelmiş, mis gibi tereyağı kokusu genzini yakar olmuştu.

Maradit’e gidecekti bugün; çocukluk yıllarının ürkütücü anılarının saklı olduğu ve şimdilerde adı “Muratlı” olan sınır beldesine.

Daha ilkokul yıllarındaydı. 7 Mart’ta Borçka’da kutlanan bayram, 8 Mart’ta Maradit’te kutlanırdı ve kimi zaman izinli, kimi zaman kaçak olarak giderdi Maradit’e. İlgisini bayramdan çok Çoruh’un, yani sınırın karşı tarafı çekerdi hep. Oradaki insanları, yaşamı merak eder dururdu. Hep anlatılan komünizm nasıl bir şeydi ki acaba!

Komünist denenler nasıl insanlardı ki!

O insanlar ne yer ne içer, nasıl konuşur, nasıl şarkı söylerlerdi!

Maradit’teki tek caminin minaresinde nöbet tutardı Türk askerleri. Karşı tarafın, o denemde SSCB olan yerin nöbetçilerinin demir kuleleri vardı. Bir de ince elenmiş, sırıkla atlanamayacak genişlikte bir açık toprak alanları vardı. Yürüyerek birinin geçip geçmediğini oradan kontrol ederlerdi SSCB yetkilileri. Bizim askeri yetkililerin uyarıları geldi aklına;

“Karşı tarafa doğru el kol hareketleri yapmayın!”

Anlam veremezdi bir türlü. Ne olurdu ki elini sallasa!..

XEBA DA DEĞİŞMİŞ

Yol eskisi gibi değildi. İki arabanın yan yana geçemeyeceği o eski yol genişletilmiş, daha geniş ve rahat bir ulaşım sağlanmıştı. Akşamın belli bir saatinden sonra Dereiçi’nden geçmek oldukça zordu o yıllarda. Askerler nöbet tutardı ve o yörede oturmayanlara geçiş izni vermezdi. Yine aynı olduğunu düşündü. Dilinde Ayşenur Kolivar’dan Getma Getma şarkısı eşliğinde yola koyuldu.

Yanılmıştı, nöbetçi yoktu artık Dereiçi’nde. Xeba’yı biraz yukarıdan gören bir yerde durup barajın suyuna baktı. Xeba camisinin kubbesi görünüyordu yalnızca. Minare daha yüksek olarak duruyordu ve bir de Türk Bayrağı asılmıştı minareye. Birkaç kare fotoğraf çekti ve yoluna devam etti Maradit’e doğru. Nedenini bilemediği bir rahatlık vardı şimdi kendisinde. Çocukluk yıllarının korkuları gitmiş, yerini;

“Onlar da insan. Üstelik sınırın iki tarafında bölünmüş aileler var. Kim kime neden zarar versin ki” duygusuna bırakmıştı. Bunun bir nedeni de, daha önce Sarp kapısından Gürcistan’a girmiş olması, bölgeyi biraz daha yakından tanıması olabilir miydi!

Çoruh sınırdı eski SSCB, şimdiki Gürcistan ile ve Çoruh’un ortasında, özellikle yaz aylarında bir adacık oluşurdu. Bir merakı da bu adayaydı; kimindi o ada!

Yanıtsız kaldı o sorusu. Bugün de bilmiyordu kimin olduğunu ya önemli de değildi. Şimdi daha çok ve iyi tanıyordu karşı tarafın insanlarını ve kafası daha rahattı. Kendi yöresinde, doğup büyüdüğü köylerde “adesa” olarak bilinen siyah üzümden karşı tarafta da vardı ve Gürcistan bu üzümden dünyanın en güzel şaraplarından birini üretiyordu. O şaraptan içmiş çok da beğenmişti. Bir dostu kendisine;

“Stalin de bu şaraptan içermiş” dediğinde, Stalin’le aynı şarabı içmenin tuhaf bir yakınlığını hissetmişti. Bu kez de;

“Aynı üzümden bizde de var. Neden bizimkiler yararlanmıyor bu üzümden” diye düşünmeden yapamadı…

Xeba’daki bir arkadaşıyla konuşmuştu giderken. Dönüşte, akşamdan sonra yayın tutma planları yapmışlardı. Vakit akşama doğruydu Xeba’ya döndüğünde. Karanlık bastığında oltaları hazırladılar, tavuk ciğerini yem olarak taktılar ve gecenin karanlığında yayın avlamaya çalıştılar. Kendisi tutamadıysa da arkadaşı tuttu. Zaten amaç da balıktan çok sohbetti, o da fazlasıyla vardı. Geceyi o arkadaşının evinde, Xeba’da geçirdi. Uyumadan önce;

“Yıllar önce olsaydı korkudan gözüme uyku girmezdi” diye düşünmeden yapamadı…

Yol Hikayeleri 1 – Utanmakla Sevinmek Arası

Yol Hikayeleri 2 – Anılar Kıpır Kıpır

Yol Hikayeleri 3 – Borçka’ya Doğru