Çocukluğunun yolları yok artık – Ruhan Odabaş

0
241

Ruhan Odabaş

Yol Hikâyeleri – 6 –

Murgul yolunun Artvin sapağından sağa döndü. Eski yol Borçka’nın içinden geçer, Deviskel Suyu üzerindeki köprüyü dolanır oradan Opuca’ya çıkardı. Şimdilerde değişmiş, Çoruh’un üzerindeki yeni köprüden, askeri birliklerin altından geçip gider olmuştu Artvin’e doğru. Çocukluğunda, çıplak ayaklarıyla futbol oynadığı kumluk da yok olmuştu. Yeni yapılan futbol sahasını soluna alıp sürdü arabasını. Yemyeşil çimlendirilmiş futbol sahasını gördüğünde de;

“Bu sahada futbol oynamak varmış” demeden edemedi…

En eski yolu düşündü. Opuca’yı geçtikten sonra yamaca sarardı. İrsa Hanları’ndan geçip Kuvarshan’a ulaşır oradan Sotibar virajlarını dolanıp yeniden Çoruh kıyısına inerdi. Delilik yapıp o yolu kullanmayı düşündü bir ara ama eski yolun şu anda kullanılır olup olmadığını kestiremedi. O bunları düşünürken Kâtip Hanları’na gelmişti. Gözü yolun hemen sağındaki çeşmeyi, çeşmenin yanındaki dut ağaçlarını aradı. O dut ağaçları ki, bölgede en erken dutları verirdi ve gelip geçen herkes o dutların tadına mutlaka bakardı. Yabani nar ağaçları vardı yamaçlarda eskiden. Onlar da yok olmuştu. Bir de, tek bir tünel vardı Borçka – Artvin arasında. Şimdilerde birkaç tünelden geçmek zorunda kalmıştı. Kafasında özetledi şöyle bir; Kâtip Hanları’ndaki çeşme, dut ağaçları, yabani narlar…

Ya Çoruh!

Gem vurulmuş gibiydi azgın Çoruh’a. Bozbulanık rengi yeşile dönmüş, kafese tıkılmış aslan gibi görünmüştü gözüne…

ÖNCE ARDANUÇ
Yol boyunca düşündü bir yandan, Artvin’e dönüşte çıkacaktı. Programını Ardanuç, Şavşat, Yusufeli olarak yaptı kafasında. Artvin Köprüsü’ne bir korna çalarak devam etti yoluna. Dünyanın sayılı barajlarından biri olan Deriner Barajı’nın önünden geçip yokuşa sardı. Virajları dikkatle dönüp tepeye vardı ve Artvin’i tam karşıdan gören bir yerde durdu. Fotoğraf makinesini çıkarıp bir iki kare fotoğraf çekti ve yoluna devam etti

İçi sızladı. Berta Köprüsü yoktu, suların altında kalmıştı baraj nedeniyle. Ziver Ağa’nın hanına geldiğinde rahmetli babası geldi aklına. Dostlukları vardı babasıyla Ziver Ağa’nın. Bağından üzüm, şeftali yemişliği vardı. Ağır ağır sürüp Cehennem Deresi’ne ulaştı. Arabayı uygun bir yere çekip, Türkiye’nin ve dünyanın sayılı kanyonlarından olan Cehennem Deresi’nin içine girdi. İki insanın yan yana zor yürüyebileceği kayaların arasından geçip geniş alana çıktı, fotoğraflar çekti ve yeniden döndü arabasına.

Nesi ünlüydü Ardanuç’un!

Bir zamanlar çok tatlı kavunu olurdu. Kır kavunu dedikleri türden, çok su yemeyen o kavunları yerken insanların parmakları birbirine yapışırdı. Şimdilerde var mıydı ki acaba!

Ç’ağ kebap yemeyecek miydi Ardanuç’ta! Gelip de yememek olur muydu?..

Bunları düşünürken karnı da acıkmıştı zaten. Önceden bildiği yere, küçük otobüs terminalinin içindeki kebapçıya girdi. Kebap ustası ç’ağı yatırmış ustalıkla kesiyordu. Kendisinden önce gelenlere verdi önce, sıra kendisine geldiğinde de kaç ç’ağ istediğini sordu. “İki” dedi önce, sonra ekledi; “üç de olabilir”.

Çok geçmeden üç ç’ağ kebap, yanında kuru soğan, acı biber turşusu geldi. İştahla yedi yemeğini. Akşama kalsaydı, kebapla iki kadeh rakı içseydi ne iyi olurdu.

Çayı dışarıda içecekti. Esnafların çay içtiği küçük bir ocağın önündeki yer sandalyelerinden birine oturdu, arka arkaya iki bardak mis gibi çay içti ve kalktı, yürüdü.

Küçücük bir yerdi Ardanuç. Ne ki, kocaman yürekli, aydın, Atatürk sevdalısı insanlar vardı bu küçük kasabada. Hepsinden önemlisi de Aşık Efkâri vardı. Not defterini çıkardı ve hiç düşünmeden şu notu düştü;

“Ardanuç nere, dünya nere, deme sakın.

Can gözüyle bak, görürsün;

gönüllere bağdaş kurmuş Aşık Efkari.

Dağ taş dinlemede, kulak ver;

neyle sarmaş dolaş bir akşam vakti Cevri Altuntaş.”

Bu bölüm bilinendi. Aşık Efkâri’nin, Cevri Altıntaş’ın yaşayan tanıkları vardı günümüzde ve iki ustaya da son derece saygı duyuyordu.

“Güzeller toplandı geldi bahçeye

Benim sevdiceğim yine gelmedi

İsmini değişmem yüz bin akçeye

Ateş aldı tatlı cana gelmedi.” diyen Aşık Efkari Ardanuçlu değil miydi!..

Bir de tarihten gelen güzellik vardı bilinen. Ardanuç Kalesi’nin bir adı da Ferhatlı Kalesi idi ve bu ad o büyük aşktan, Ferhat ile Şirin’in aşkından kalmaydı. Bunu düşündüğünde yeniden sarıldı kalemine;

“Ne dağ dinledi, ne bayır,

ne taş dinledi, ne kaya, aşkları.

Yaman tutulmuştu Şirin Ferhat’a,

ölümüne sevdalıydı Ferhat Şirin’e.

Tütünlü’den Hargbaşı’na,

Cehennem Deresi’nden Ardanuç’a ulaştı ahlar;

yüzyıllar sonra, bağımsızlık için,

yeniden yaşandı kanlı sabahlar.”

Gün akşama dönüyordu artık. Ardanuç’ta kalmakla Şavşat’a geçmek arasında kararsız kaldı biraz. Daha sonra kararını verdi; geceyi Şavşat’ta geçirecekti. Torpido gözündeki cd’lerden, üstünde Artvin Türküleri yazanı seçip çıkardı ve sürdü cd çalara. Cevri Altıntaş’ın ney ile eşlik ettiği türkü;

“Gemideyim gemide

Ayağım yemenide.

Gemici baba gemiyi eylet

Nişanlım var geride.” diyordu. Türküye eşlik edip sürdü arabasını…

 

Yol Hikayeleri 1 – Utanmakla Sevinmek Arası

Yol Hikayeleri 2 – Anılar Kıpır Kıpır

Yol Hikayeleri 3 – Borçka’ya Doğru

Yol Hikayeleri 4 – Çocukluğunun Korkuları; Maradit

Yol Hikayeleri 5 – Murgul’da SO2 Solumak