İnşaat Odaklı Turizm – Cemil Aksu

0
55

Cemil Aksu

Devletin belirlediği kalkınma planında Doğu Karadeniz için temel gelişme doğrultularından biri turizm. Hükümetin bölge vekilleri ve bakanları, bölgesel kalkınma projelerinin koordinasyonu ile görevli DOKAP-DOKA, her fırsatta Karadeniz’i turizm (ve enerji) cenneti, ikinci Antalya yapma sevdalarını ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Karadenizlilerin bir girişimci gibi davranarak piyasa için bir şeyler üretmesine yönelik bir sürü teşvik programı uygulanıyor.

Fakat bütün bu plan ve projeler gerçekten bir kalkınma sağlayacak mı? Nasıl bir turizm anlayışına dayanıyor bu plan ve projeler? DOKA’nın hazırladığı raporlardaki örnek projelere ve perspektiflere bakıldığında turizmden çok inşaat sektörünü geliştirmeyi esas alındığı izlenimi yaratıyor.

Değişen kalkınma anlayışı

Eskiden beri Karadeniz hep göç veren bir bölge olageldi. Bu göçün temel sebebi olarak hep işsizlik ve geçim sıkıntısı gerekçe gösterildi. Devlet bu sorunu çözmek için çay ve fındık tarımını geliştirmeyi esas alan bir kalkınma modeli benimsendi ilkin. Çay ve fındık belli bir süre önemli bir gelir kaynağı yaratmışsa da, eğitim ve sağlık imkânları başta üzere başka bir sürü olanaksızlıktan dolayı şehirlere akış durmadı.

1980’den sonra özel sektörün her alanda geliştirilmesini esas alan bir politika benimsenince çay ve fındık da bundan nasibini aldı ve önceleri devletin garantisinde olan tarım, şirketlerin kural tanımaz pazarlık ve rekabet ilişkilerine tabi hale getirildi. Tarıma yönelik devletin desteğinin kesilmesi büyük kısmı küçük aile işletmesi olan Karadenizli üreticileri yine mağdur durumda bıraktı.

80’den sonra devletin bölgesel kalkınma meselesine yaklaşımında da radikal bir değişim oldu. Önceleri ekonomik olarak geri kalmış bölgelere genel bütçeden sağlanan kaynaklarla yatırımlar yapılmasını esas alan bir kalkınma modeline sahipti. 80’den sonra “bölgesel sermaye birikimi” olarak adlandırılan bir kalkınma modeline geçildi.

“Bölgesel sermaye birikim” politikalarının temelinde DPT tarafından 1999 yılında Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı’na hazırlatılan DOKAP raporlarına dayanarak yeni kalkınma stratejisinin felsefesi, yerelin/bölgenin sahip olduğu “potansiyeli” harekete geçirerek ulusal ve uluslararası piyasaya eklemlemenin gereklerinin yerine getirecek düzenlemelerin yapılmasıdır. DOKAP raporlarındaki amaç, yereldeki güç odaklarının talepleri kadar, yerelin ulusal ve uluslararası güç odaklarının taleplerini de göz önünde bulunduran bir gelişmenin sağlanmasıdır. Bu açıdan da, bölgesel kalkınmaya ilişkin daha önce devlet merkezli ve eşitsizlikleri dengelemeye yönelik bölgeler arası kaynak aktarımına dayanan modelin yerini bölgenin sahip olduğu kaynak donanımını harekete geçirmeye yönelik politikalar almıştır. DOKAP ve benzeri raporlarda belirtilen “bölgenin sahip olduğu kaynaklar”, anlaşılacağı üzere insanlar yani emek-gücü ve doğadır. Buradan hareketle önerilen kalkınma modeli, yerel kaynakların değerlendirilmesi ve sermaye yapısının güçlendirilmesi amaçlamıştır. “Devlet sermaye birikimine bağlı olarak zaman içinde kamusal kaynakların bölgelere aktarılması yerine, bölgelerin sahip oldukları donanımları sermaye birikim sürecine aktarılmalarını sağlayacak düzenekleri oluşturma gibi bir düzenleyici işlev üstle[niyor]” artık.

Kısacası, bölgemiz açısından sermaye için tek değerli varlık olan doğamızı ulusal ve uluslararası piyasaya pazarlamayı, bunun için herkesin seferber olmasını esas alan bir felsefeye sahip, bu yeni kalkınma anlayışı.

Kalkınma ve turizm

DOKA bu anlayış temelinde büyük küçük birçok proje, plan geliştiriyor ve “girişimcileri” bu doğrultuda destekliyor. 2010’da kurulan DOKA, değişik sektörlerde faaliyet yürüten şirketlerin sermaye yapısının güçlendirilmesi, kurumsal organizasyonların geliştirilmesinden iller ve bölge bazlı master planlarla belli sektörlerin geliştirilmesi için kısa ve uzun vadeli planlar yapıyor ve bunların hayata geçirilmesi için uğraşıyor. Tabi bol bol da başka ülkelere bu alanlarla ilgili inceleme gezileri de düzenliyor.

DOKA’nın hazırladığı rapor ve master planlarda en çok öne çıkan/çıkarılan sektör hiç kuşku yok ki turizm. 2007 yılının Kasım ayında ilk çalışmaları başlatılan Doğu Karadeniz Turizm Master planı ilk taslağı 2008 yılı Ekim ayında tamamlandı. Ama nedense resmi olarak yayınlanmadı.  2012’de özel sektör temsilcileri, üniversiteler ve uzmanları buluşturan çeşitli çalıştan ve konferanslar düzendi. Haziran 2012’de Eko-Turizm Konferansı ve Çalıştayı gerçekleştirildi. Gerek on yıllık genel planlarda gerekse Doğu Karadeniz Bölgesinde Arap Turizmi Mevcut Durum ve Gelişme Stratejisi Raporu gibi raporlarda Karadeniz’de turizm sektörünün geliştirilmesi, sadece yaz aylarında değil tüm yıla yayılan ve çok çeşitli bir hal alması için birçok örnek projeden bahsediliyor.

İnşaat odaklı turizm

DOKA’nın raporlarında sıkça alternatif turizm, eko-turizmden bahsediliyor. Sahillerimiz, “Sahil Yolu” zamanında kayalarla doldurulduğu için, artık yok. Kentlerimiz ise vahşi imar uygulamaları sonucu görülmeye bile değmez. Tarihi yerlerimiz, geçmişle sorunlu olduğumuz için yıkıldı, yok edildi. Karadeniz’in turizm açısından tek değeri eşsiz ormanları, vadileri, yaylaları.

Gerek “Turizm Master Planı”nda gerekse de diğer raporlarda Karadeniz’de turizmin geliştirilmesi için önerilen projelerin başında “Yeşil Yol Projesi (YYP)” geliyor. TEMA’nın açtığı dava sonucunda mahkemece iptal edilmesine rağmen hala raporlarda yerini koruyan “YYP”, Samsun’dan Artvin’e kadar bütün yaylaları ve buraların bağlı olduğu il ve ilçe merkezlerini kapsayan bir yol inşaatı projesi. Fakat bizde bir yol asla sadece yol değildir ve asla bitmez. YYP’de de durum böyle. Yol boyunca belli aralıklarla konaklama tesisleri, akaryakıt istasyonları, mesire yerleri vb. yapılaşmalar da plana dâhil.

YYP’ye karşı hem yerel halktan hem de bilim dünyasından itirazlar var. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Orman Fakültesi Orman Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu, projenin esas amacının yaylaların imara açılması için bir ön çalışma olduğunu vurguluyor. Kurdoğlu, “Burada 36 merkez oluşturulacağı söyleniyor. Oteller, metoller, bakım evleri, petrol istasyonları yani bir anlamda şehirler kurulacak. Bunlar bin 500, 2 bin metre rakım yükseklikte. Buralar senenin büyük bölümü kar altında. Şehirlerdeki atıkları yönetemiyoruz da bu rakımlardaki atıklar nereye gidecek? Doğaya, derelere gidecek. Unutmayım ki bizler dağlarda üretilen suyu içiyoruz” diyor. Yaylalarda özellikle belli yüksekliğin üstünde yol yapımının doğaya zarar verdiğini aktaran Kurdoğlu, “Turist için yol lazım ama turizm merkezlerine kadar lazım. Turist getirmez, kaçırır bu yol. Çünkü 11 metrelik ve 2 bin 600 kilometre yol yapacaksınız. Bunun bir kısmı yapılmış yolların genişletilmesi şeklinde. Yeşil Yol demekle bir yol çevreci olamaz.” diye konuştu. Doğu Karadeniz’in yüzde 74’ünün eğilimli olduğuna dikkat çeken Kurdoğlu, “Yüzde 66’dan sonra çıkan hafriyatı yolda kullanamıyorsunuz. Ya depolayacaksınız ya da bunların yaptığı gibi atacaksınız. Böylece sadece yol geçilen yer değil derelere kadar olan her şer tarumar edilecek.” diyor, HES projelerinde olduğu gibi. Kurdoğlu, bölgeye gelen insanların “beş yıldızlı otel değil beş yıldızlı doğa” görmek istediğinin de altını çiziyor.

Eğer Karadeniz’in kalkınması için en temel değeri doğa ise, öncelikle bu doğanın her türlü yapılaşmadan, kirlenmeden korunmasını esas alan bir turizm ve kalkınma anlayışının esas alınması gerekmez mi? Eğer bugün yaptığımız yatırımlar bu doğayı yok edecekse, niye yatırım yapıyoruz? Turistler, dünyanın herhangi bir yerinde de bulabilecekleri beş yıldızlı otel konforunu yaşamak için mi Karadeniz’i tercih ediyor? DOKA’nın önerdiği projelere bakarsak, turistler doğa değil beş yıldızlı otel konforu istiyor.

Doğal olanı yoket, yaşasın yapaylık!

Örneğin DOKA’nın bölgeye turist çekmek için özellikle Arap turistlere yönelik pazarlama çalışmalarına ağırlık veriyor. Mevcut hükümetin Arap sermaye dünyası ile iyi ilişkiler geliştirmesini esas alarak Ajans, bölgeye daha fazla Arap turist, özellikle de Suudi Arabistanlı turist çekmeyi öncelik edinmiş durumda. Ajans tarafından bu amaçla Doğu Karadeniz Bölgesinde Arap Turizmi Mevcut Durum ve Gelişme Stratejisi Raporu yayınlandı. Bu raporda da Arap turistler için uygun evlerin yapılmasından 4 ve 5 yıldızlı otellerin arttırılması, yine bu turistlerin muhafazakar yapılarına uygun “helal turizm” uygulamalarına uygun plaj, havuzların yapılması,  yeni havaalanlarının yapılmasına kadar birçok öneride bulunulmaktadır. 

DOKA’nın Karadeniz’e daha fazla Arap turist çekmek için önerdiği projelerin başında “Turizm Adası” geliyor. İçinde iki tane beş yıldızlı otel, yapay deniz, tema parkı, marina, spor tesisleri, lüks konutlar, opera binası, alışveriş merkezleri, iş merkezleri, restoranlar, kafeler, açık-kapalı yüzme havuzları, yöresel ürün satış merkezleri, eğlence mekânları, tematik müze olması öngörülen yapay bir ada!

Tahmin edersiniz ki, bu kadar yapının olduğu bir “yapay ada” için gerekli dolgu malzemeleri, tıpkı sahil yolunda, havaalanı projelerinde, ve diğer kıyı dolgularında olduğu gibi, Fırtına gibi vadilerimizin taş ocağına çevrilmesinden elde edilecek. Hem neden bir yapay deniz, yapay ada yaratılması turizm için gerekli olsun? Eğer deniz turizmi geliştirilmek isteniyorsa, taşla doldurulan sahillerimizin yeniden kazanılması için geri dönüş çalışmaları düşünülemez mi? Doğal deniz yetmiyor mu, yoksa maksat inşaat şirketleri boş kalmasın mı?

DOKA’nın “yapay ada” merakı muhtemelen Dubai gezilerinden bir esinti. Çünkü ikinci örnek projeleri de Çay Vadisi ve Çay Adası! Rize ili açıklarında yine dolgu alan üzerine kurulacak bir Çay adası üzerinde çay parkı, çay hobi bahçesi, botanik bahçe temalı çay satış çarşısı, çay müzesi, çay ürünleriyle spa ve rehabilitasyon merkezi, kongre ve sergi merkezi, rezidans tipi konaklama tesislerinden ve sosyal donatılardan oluşması öngörülüyor.

DOKA, herşeyin “yapay” olanının iyi olduğuna inanan bir anlayışa sahip. Diğer bütün “örnek projeleri” hayata geçtiğinde doğa büyük oranda yok olacağından, ancak yapay “botanik parklar”, yapay yeşil alanlar yaratılmak, yok edilen kültürün de yapay olarak sunulacağı “Karadeniz park” gibi projelere ihtiyaç olacak zaten.

Havaalanları, “yapay ada”lar ve benzeri projelerle Karadeniz’in bir şantiyeye çevrilmesinden elbette sevinecekler var. Başta gittikçe daralan inşaat sektörü. HES inşaatları ve okul, hastane ve konut projeleri belli bir yapıya kavuşan inşaat şirketlerine yeni çalışma alanları gerekiyor. Yeşil Yol Projesi, yapay ada, havaalanı vb. projeler bu ihtiyacı gidermek için üretilen “çılgın projeler”.

Bütün bu projeler Karadeniz’i hızla bir yokoluşa doğru sürüklemektedir. Doğayı paraya çevirmek için canla başla didinenler şu eski sözü unutuyorlar: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde, beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”

Daha şimdiden HES’ler, taşocaklarındaki vahşi patlatmalar yüzünden doğal dengenin bozulduğunu, kar yağışının azaldığını, titreşimler ve çatlaklar meydana geldiğini, bunun da mevcut suların daha da derine gitmesine neden olduğu için tüm Karadeniz içme suyu sorunu yaşıyor.

İnşaat sektörünü geliştirmeyi esas alan bir kalkınmacılık anlayışı, doğayı ve onunla beraber üretilen kültürü zaten büyük oranda yok etti. Hayvancılık bitmek üzere, yerli ürün denecek bir üretim kalmamış durumda. El sanatları, taş ustalığı, ağaç oymacılığı gibi zanaatlar yok edildi. Köyler ve köysel üretim yok edildi, pazara bağımlı, tüketimci yaşam her yere hakim hale getirildi. Dolayısıyla doğa ve kültür ancak yapay olarak, bir mal olarak üretilebilir ve turistlere pazarlanabilir. Tabi bu arada bu kültürün üreticileri ve taşıyıcıları da birer pazarlamacı ya da satış elemanı olarak bu işletmelerde ücretli olarak üstlerine düşeni yaparlar