Kadın hakları mücadelesinden bir yaprak Karadeniz Kadınlar Derneği

0
109
8 Mart 1978 kutlaması, Beşikdüzü, Trabzon

Meryem Özçep

 

Bu yazı Dr. Emel Akarın Kızıl Feministler adlı kitabından derlenmiştir.

“Siyaset ve kadın”: bu iki kavram yan yana geldiği zaman konuyla ilgili bazı araştırmacılardan çeşitli itirazlar gelmekte. Çünkü bazı yazarlar kadınları “büyük toplum projelerinin nesneleri” olarak görmekteler (Kadıoğlu, 1998, 89). Kadınların da tıpkı “erkekler gibi” siyasetin özneleri oldukları ve “erkekler kadar” siyaset yaptıkları bir türlü kabul edilmez. Bu nedenle yazıma “siyaset nedir” sorusuna yanıt arayarak başlamak istiyorum. Bana göre toplumların toplumsal artıyı üretenler ve bu üretilen toplumsal artıya el koyanlar, yönetilenler ve yönetenler, dolayısıyla sömürülen ve sömürenler olarak bölünmesiyle birlikte siyasi mücadele başlamıştır. Çıkarları birbirleri ile uzlaşmaz çelişkilerle karşıt olan ana sınıflar arasındaki mücadele, siyasetin ana ekseni olmuştur. Siyasetin özü “toplumdaki değerlerin dağıtımı ile ilgili bir görüş ve çıkar çatışması, bir iktidar mücadelesi” (Kapani, 1995, 20) ise bir toplumdaki siyasi mücadelenin öncelikle cinsler arasında değil, toplumsal artıyı üretenlerle o artıya el koyanlar arasında, yani sınıflar arasında olduğu görüşünü benimsiyorum. Bu yazıya konu olan kadınlar sınıfsız, sömürüsüz ve devletsiz bir topluma ulaşma mücadelesinde, üreten, yönetilen ve sömürülen sınıflara mensup ve/veya bu sınıfların çıkarlarından yana siyasi mücadelede taraf olan kadınlardır.

Trabzon İKD’nin açılış günü, 5 Mart 1978

Türkiye’de kamu alanının en erkeklere özgü olan alanına, “siyaset alanına” kadınların katılımı ve katkısı üzerine yapılan araştırmalar giderek çoğalmasına karşın yeterli düzeyde değildir. Sınıfsız ve sömürüşüz bir toplum kurma mücadelesi veren siyasi partilerdeki kadınların yerleri ve rolleri hakkında yapılan araştırmalar ise son derece azdır.

Türkiye’de kadınların işçi hareketine, sosyalist ve komünist partilere nasıl katıldıkları, ne gibi faaliyetlerde bulundukları, nasıl örgütlendikleri, bu partiler içinde nelerle karşılaştıkları gibi konularda şimdiye kadar kapsamlı bir çalışma yapılmamıştır. Kadınların demokratik kitle örgütlerinde, sendikalarda ve siyasi partilerdeki çalışmaları, bu örgütlere olan katkıları araştırılmamıştır.

Karadeniz Kadınlar Derneği’nin Kuruluşu

Köy kökenli bir işçi eşi, bir ev kadını olan Fatma Altaylı, Samsun’un Çarşamba kazasına bağlı Kızılot köyünde 1943 yılında doğmuştur. 1963 yılında evlendiği eşinin ve ailesinin sosyalist, devrimci görüşlerinden etkilenir. Kendi tabiri ile eşinin Türkiye’de “nadir rastlanan bir erkek/koca olması” Fatma Altaylı’nın gelişmesinin önünü açar:

Evimize Akşam gazetesi alınırdı. Eşim Çetin Altan’ı, diğer köşe yazılarını bana okurdu. Haberleri dinler, yorumunu beraber yapardık. Eşimin yapısı çok değişikti. İş yerinde olan çelişkileri, işçi patron ilişkilerini, sömürüyü anlatırdı. Aramızda tam eşitler arası bir ilişki vardı. O, kadına son derece saygılıydı. Hiçbir zaman kısıtlayıcı, kıskanç olmadı. “Oraya gitme, onu yapma, bunu bilemezsin” gibi bir tek sözünü duymadım, tam tersine beni hep teşvik etti.

23 Temmuz 1979, Ordu Fındık Mitingi

Fatma Altaylı, Akşam gazetesinde Çetin Altan’ın köşe yazılarıyla tanıştıktan sonra roman okumaya başlar ve başka dünyalarla karşılaşır:

O dönemde ben yavaş yavaş okumaya başlamıştım. Romanlarla başladım. Benim ilk okuduğum kitaplar arasında Bitmeyen Kavga, Sefiller, Gazap Üzümleri, Tütün var. Evde hep teşvik gördüm ve şunu keşfettim: Niye ben öğrenmeyeyim? Benim de öğrenmem lazım. Kitap okumaksa benim de okumam yazmam var. Bir kere okuyup anlayamadıysam, bir kere daha okudum. Gazap Üzümleri’ni, Sefiller’i hırsla, inatla oturup okudum. Tekrar tekrar, anlamadığım yerlerde yılmadan döne döne okurdum.

12 Mart öncesi ve sonrasında yaşananlar, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının öldürülmesi, Fatma Altaylı’nın siyasallaşma sürecinde belirleyici öneme sahip olur: 12 Mart döneminden çok etkilendim. Devrimci gençlerin yaptıkları her şeyi gazetelerden takip ederdik, onlara karşı müthiş bir sempati duyardım. Neredeyse bağımlılık geliştirmiştim. Ben hep şunu düşünürdüm, “Bu insanlar üniversitede okuyorlar, iyi bir gelecek onları bekliyor. Bu gençler o geleceği reddederek yoksul insanlar için iyi bir hayat istiyorlarsa, biz niye istemeyelim? Biz niye onların yanında olmayalım?” Mahir’lerin öldürülüşü, Deniz’lerin asılışı beni çok etkilemişti.

İKD Trabzon Şube Yönetim Kurulu. Birsen Enisoğlu, Remziye Vural, Havva Olcay Oturanlar; Fatma Şahin, Sabite Elvan

Şok geçirip yataklara kapanıp ağlamıştım. Örgüt bağımız yoktu, sadece devrim sempatizanı idik.

12 Mart döneminde kaçak durumunda olan bir devrimci kadını evlerinde misafir etmeleri Fatma Altaylı’nın önünde yeni olanaklar yaratır:

O günlerde bir tutku, bir hırs içinde her gün mutlaka okurdum. Bu arada hayatımda çok önemli bir olay oldu.1972-73 de bize bir misafir geldi ve bir aydan fazla bizim evimizde kaldı. Zor durumdaydı. Örgüt üyesi değildik ama “bu insanlar bizim insanlarımız, biz de bu insanlardan biriyiz” diyerek yardım ettik. Beni sosyalist kitaplar okumaya o teşvik etti. Bana: “Sen hala roman okuyorsun, artık daha ciddi şeyler okumalısın” dedi ve Felsefenin Başlangıç İlkeleri’ni önerdi. Ben, “okuyabilir miyim, anlayamam ki” dedim. Felsefi kitapları okuyabileceğim konusunda kendime güvenim yoktu. “Kesinlikle okur ve anlarsın” dedi. O kitabı okudum ve anladığımı görünce çocuklar gibi sevindim. Eşim akşam eve gelince anladıklarımı ona da anlattım. “Ne kadar güzelmiş, çok sevdim, çok da iyi anladım” dedim. Daha sonra o kadar büyük bir hırsla, istekle Marks ve Lenin okudum, artı-değer hesaplarını öğrendim ki, o günleri düşündüğümde kendime hayret ediyorum. Öğrendikçe hoşuma gidiyordu ve fikirlerim netleşiyordu.

Türkiye’de bir değişim olması gerektiği bilincine varıyordum. Kendisinin gelişiminde diğer önemli sıçrama noktasının, kuzeninin güpegündüz, sokak ortasında öldürülmesi olduğunu anlatıyor: Kuzenim Nurettin 1977 yılının Kasım ayında, MHP’liler tarafından sokak ortasında öldürüldü. Faşist saldırılar Samsun’da Nurettin’in ölümüyle başladı. Halkın Kurtuluşu’nun lider kademelerindendi. Elimizde büyüdü, altlı üstlü otururduk, çocuğum gibiydi, çok severdim. Nurettin’in öldürülmesi beni daha da biledi. Cenaze töreni çok kalabalık oldu. Benim cenazedeki haykırışlarım, tepkilerim o günkü gazetelere geçti.

“Faşistlerden hesap soracağız. Bunun hesabı mutlaka analar tarafından, bizler tarafından sorulmalıdır” diye haykırdım. Bir anlamda kitleye yönelik bir konuşma yapmış oldum.

Bir yengenin, ölenin yakınının ağlaması gibi değil, bir ajitasyon konuşması gibi oldu. Bu ölümden sonra iyice artık haklılığımızı anladım ve direnmek gerektiği noktasına geldim. Benim bilincimde bir sıçrama noktası denilebilir. Temel oluşmuştu, müthiş bir kin ve tepki duydum.

İnsanlara “kim bunun hesabını soracak. Çocuklarımızı okula gönderemiyoruz. MHP’liler onları öldürebilir. Biz anne olarak elimiz kolumuz bağlı durmamalıyız” diye anlatmaya başladım.

Fatma Altaylı’nın bundan sonra anlattıkları bir kadın örgütüne olan ihtiyacı çok açık olarak ortaya koymaktadır. Kadınlar siyasi mücadeleye katılmak istediklerinde onların alışkanlıkları, anne olarak sorumlulukları, bilinç düzeyleri “kadınlara özgü” bir örgütlenmeye olan ihtiyacı kendini dayatmaktadır.

Biz yavaş yavaş kadınlar olarak bir araya gelmeye başladık. Eğitim yapıyoruz, beraber oluyoruz, kitap okuyoruz, Halkevi’ne gidiyoruz. Kuzenimin MHP’liler tarafından sokak ortasında öldürülmesinden sonra artık iyice haklılığımızı anladım ve direnmek gerektiği noktasına geldim. Ben bu noktadan bir kadın derneği kurulması gerektiği fikrini ortaya attım. Arkadaşların tek tek evlerine gittim, “Arkadaşlar sizin bir mesleğiniz var. Belli derneklere gidebiliyorsunuz. Çalışmayan ev kadınlarının gideceği bir yer yok. Biz nasıl bir araya gelebiliriz, bu ev kadınlarını nasıl bilinçlendirebiliriz, ben bir kadın derneğinin ihtiyacını hissediyorum.” dedim. Devrimci kadınlar bana, “biz bunun ihtiyacını hissetmedik” dediler. Ben kendimi Halkevinde, TÖB-DER’de filan rahat hissediyordum ama başka ev kadınlarına ulaşmak için sadece kadınların gidip geleceği bir dernek olması gerektiğini çok iyi biliyordum. Ben köylü kadının ne düşündüğünü daha iyi biliyordum, çünkü köyden geldim. Ev kadınının, işçi eşlerinin ne düşündüğünü daha iyi biliyordum, çünkü onlardan biri idim. Bu kadınların da dünyaya bakışını değiştirmek, ne olup bittiğini onlara anlatmak gerektiğini düşünüyordum. Bu insanlar neden öldürülüyor, bu yokluğun yoksulluğun nedenleri nedir, kadere bağlamasınlar, bilinç seviyeleri yükselsin ve daha çok katılım olsun istiyordum.

Bulaşık yıkarken düşünürüm, temizlik yaparken düşünürüm.  Beni müthiş rahatsız ediyordu. Ben, ev ev gezerek en yakın çevremdeki kadınlara böyle bir demek kurma fikrini anlattım, herkes de onay verdi. En az 20 kadını bir araya getirdik. İlk zamanlar evlerde toplandık. 20 kişilik bir gruptuk. Uzun bir çalışma yaptık, 2-3 ay evlerde toplanıp okuduk, kendimizi yetiştirdik. Toplu olarak kitap okuduk. İlk okuduğumuz kitap Engels’in Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni idi.

İnceledik, okuduk, üzerinde tartıştık. Felsefenin Temel İlkeleri gibi kitaptan okuduk. Marks okuduk. Bir dizi Marksist kitaplar üzerinden eğitim yaptık.

Bu arada insanın dini duyguları da temelden çatlıyor. Bilinç seviyen yükseldikçe her şeyin nereden geldiğini, nasıl olduğunu anlıyorsun. Sonuçta Samsun Kadınlar Demeği adı ile bir kadın demeği kuruldu, yönetim kurulu tespit edildi, ben de vardım. Arkadaşlar illa “başkan sen olacaksın’ diye tutturdular. Ben kesinlikle böyle bir şey düşünmüyordum. Ben bu demeğin kurulmasını önerdiysem başkan olmayı İsteyerek önermedim kİ… Kendimi yeterli de görmüyordum. Demek nasıl yönetilir onu da bilmiyordum. Ama ille “sen olacaksın, fikir de şenindi zaten, kimse senden daha iyi yapamaz* dediler. Zorla kabul ettirdiler. Ben hatta çok rahatsız olmuştum. Sanki kartyerlstmişim gibi bir duyguya kapıldım.

Demeği kurduk. Bir doktor, bir öğretmen, üniversite öğrencileri vardı ve beni başkan yaptılar. TÖB-DER’in üst katında bize bir yer verdiler. Dernek çok ilgi gördü, her Cumartesi kadınlarla beraber toplantılar yaptık. 30-40 kadın geliyordu. Hepsi de öğrenmeye çok istekli idiler Birçoğu ev kadını idi. Ama yavaş yavaş bana eleştiriler, şikayetler gelmeye başladı. ‘Biz bunları anlayamıyoruz. Bizim dini inancımız da var. Bunlar bize çok ağır geliyor. Biz daha kadına özgü, kadının durumunu anlatan daha basit şeyler istiyoruz” dediler.

Samsun’da Fatma Altayiı’nın fark ettiği bu sorunlar, tüm topluma sinmiş olan erkek egemen tutum ve anlayışın, yani cinsiyetçiliğin, kaçınılmaz olarak devrimci çevre, örgüt ve bireylere kadar ulaştığının göstergesi idi. Kadınların rahat girip çıkabilecekleri bir semtte ve binada yer tutulması gereği ihmal edilebiliyordu.

Erkekler kadınlar arasındaki örgütlenme ve propaganda faaliyetlerine karışmamalıydılar. Bildiri yazımından eğitim konularına, mitinglerden örgütlenme alanlarına kadar her türlü etkinliğe kadınlar kendileri karar vermeliydiler. İşte bu tür bir hassasiyet içinde faaliyet gösteren İKD üyesi kadınların, kadın kitlelerine ulaşmadaki başarıları, daha önce politik örgütlerden ayrı bir kadın örgütü kurmayı “feministlik’ addederek eleştiren diğer sol politik akımların bile dikkatini çekmiştir. Bunun sonucunda pek çok sol örgüt; kendi kadın örgütlerini kurmuşlardır. 1970’li yılların ikinci yansında Emekçi Kadınlar Derneği (EKD), daha sonra Devrimci Kadınlar Federasyonuma dönüşen Ankara Kadınlar Derneği (AKD), yukarıda adı geçen daha sonra adım Karadeniz Kadınlar Demeği’ne çeviren Samsun Kadınlar Derneği, Diyarbakır’da kurulan DDKaD bu sırada kurulan dernekler arasındadır. Bu dönemde sadece sol görüşe mensup olanlar değil, faşist Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) bile Ülkü-Han İsimli bir kadın örgütü kurmuştur.

Yukarıda adları sayılan dernekler hakkında yapılacak araştırmalar sadece kadın hareketine ışık tutmayacak; geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarılmasında da yol açacaktır.

•Yazıda kullandığımız fotoğraflar Emel Akal’ın arşivinden atanmıştır. Katkıları İçin teşekkür ediyoruz.

l) Emel Akal. 2008. Kızıl Feministler. 2. Baskı. TUSTAV yayınları: İstanbul.