Karadeniz’de Bir Hafta (I) – Ruhan Odabaş

0
71
Karagöl’ün kıyısındaki çiçekler de öyle her yerde görebileceğiniz türden değildir.

Ruhan Odabaş

 

Yurdumuzun, güzel Türkiye’nin her yanı ayrı güzel. Dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar çok güzelliği yan yana görmeniz olası değildir belki de.

Dağ, deniz, göl, ırmak…

Kimi zaman bir günde dört mevsim yaşamak…

Çiçek, meyve, sebze…

İnsan yaşamı için gerekli olan ne varsa var bizde. Aynı şeyleri görsel güzellikler için de söyleyebiliriz. O kadar ki; an gelir, söz biter. Gördükleriniz yüreğinizi yerinden fırlatacak güzelliktedir. Yeşilse bir başka canlı, sarıysa bir başka sonbahar, başka yağmur, başka kar, başka güneş, başka kum…

Hep isteriz. İsteriz ki; bir gün Ege’ye gidelim, bir gün Akdeniz’e…

Bir gün Trakya’da olalım, bir gün Güneydoğu’da…

Kapadokya’da balon turu yapalım bir hafta sonu, başka bir hafta sonu Çukurova’da, acılı Adana ve şalgam suyuyla rakı içelim…

Karadeniz’i de unutmayalım bu arada. Gezilecek, görülecek çok yerleri olan, hele de şu mevsimde yeşilin aklınıza gelmeyecek tonları bile patlamış olan Karadeniz’in sözünü etmeden olur mu hiç?…

Üç Yıldır Gidemedik

Son üç yıldır program yapıyorduk. Benim ve Zeki Nalbantoğlu’nun doğup büyüdüğü, Karadeniz’in en doğusundaki Artvin’e gitmek, hiç değilse bir haftamızı oralarda geçirmek gibi bir projemiz vardı ve bu projeye Hüseyin Uzunoğlu da dahildi. Uzunoğlu Bolu’luydu ve çok da merak ediyordu bizim oraları.

Bir türlü gerçekleştiremedik. Çok önemli olmasa bile, hep bir sorun çıktı. Derken, artık bu yıl mutlaka dedik ve kolları sıvadık. Bu kez Remzi Kolaylı da katılmak istedi bize. Üç kişi gidecekken dört olduk ve bir pazar sabahı, saat 06.30 gibi, Kolaylı’nın arabasıyla yola koyulduk…

İzmit’ten çıkıp, Köseköy’den TEM’e girmek, Gerede sapağından çıkıp, Tosya yolunu izleyerek Samsun’a inmek istiyorduk. Daha sonra; Ordu, Giresin, Trabzon, Rize ve Artvin.

Rahat bir yolculuk oldu. Samsun’dan sonrasının o eski, yoğun trafiği rahatlamıştı epeyce. Rahatlamıştı ama, Karadeniz’in güzelim koyları da taş ve beton yığınına dönmüştü belli yerlerde. Kumsallar yok olmuş, kıyı kasabalarının denizle olan bağı koparılmıştı ve biz Hopa’ya kadar bunu tartıştık, merak ettik; Karadeniz otoyolu sahilden değil de, yerleşim yerlerinin arka tarafından geçirilemez miydi?..

Karadeniz, her zaman bulamayacağınız durgunluk ve sakinlikteydi. Güneşli ama çok da sıcak olmayan bir günde, yolculuğumuzun tadını çıkara çıkara, kendimizi hiç sıkmadan Eynesil’e ulaştık. Daha erken acıkmamıza karşın, Eynesil’e kadar dişimizi sıkıp, Remzi’nin eniştesi olan dost insan Cemil Topal ile birlikte balık yemeyi yeğledik…

Mezgit ve tekir

Eynesil, Giresun’un Trabzon’a en yakın olan ilçesi ve Karadeniz’in şirin bir kasabası. Remzi önceden telefon ettiği için, Cemil Topal’ı bizi bekler bulduk ve hemen balıkçının yolunu tuttuk.

Balığı, deniz ürünlerini çok seven biriyim. Hiç ayırım yapmadan da, denizden ne çıkarsa yerim. Hiç abartmıyorum, Eynesil’de yediğim tekir ve mezgit gibisini yemedim diyebilirim. Yediğimiz ekmek, yemek sonrası içtiğimiz çay da bambaşka güzellikteydi. Dostluğu ve konukseverliği için Cemil Topal’a teşekkür ettik ve yeniden yola koyulduk.

İzmit’ten Artvin’e gidecekler için Samsun tam orta yerdir. Biz Samsun’u geçmiş, Ordu’yu ve Giresun’u geçmiş, Trabzon’a ulaşmıştık neredeyse ve yolumuz iyice azalmıştı. En çok üç saat sonra Borçka’da, doğup büyüdüğüm köyde olacaktık.

Çok ilginçtir; ilk kez gidiyormuşum gibi bir heyecan vardı içimde. Gerçi son beş yıldır gitmemiştim ya, yine de değişik duygular içindeydim. Ben öyleysem, bizim yöreye ilk kez gelecek olan Hüseyin ve Remzi nasıllardı acaba!..

Hopa’dan Borçka’ya doğru saptığımızda, kendi köyümün havasını iyice solumaya başlamıştım. Çıktığımız her rampa, döndüğümüz her viraj beni biraz daha doğduğum köye yaklaştırıyordu.

Cankurtaran’a çıkıp da, üzerinde; “Cankurtaran Geçidi – rakım 690” yazılı tabelanın altında fotoğraflar çektik, dağdan denize doğru bakıp doğanın muhteşemliğini beynimize kazıdık…

Ve Çhala’dayız

Çifteköprü, Başköy Deresi, Düzköy, Makret derken, Demirciler tabelası göründü. Halaoğlu Cavit’le zaten yol boyunca telefon trafiği kurmuştuk. Borçka’daki işinden çıkıp köye gelmişti o da. Çocuklar bizi büyük bir coşkuyla karşıladılar. Halamın sağlığında yıllarımı geçirdiğim ev bana tam bir müze gibi göründü. Kapıdan içeri adım atmamla, dere tarafında geçirdiğim dört yılın tüm günleri film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.

Çardak bölümünü büyütmüş Cavit. Daha kullanılır hale gelen ve artık balkon gibi olan bölümde daha çok insan oturabiliyor. Ne ki, biz ilk akşam yemeğimizi balkonda değil, mutfakta kurulan geniş masada yedik.

Kuş sütünün bile eksik olmadığı sofrada sohbet doyumsuzdu. Anılar tazelendi, gelecekten konuşuldu ve benim konuklarım olan arkadaşlarımla akrabalarım tanışıp kaynaştı. Bir de, ertesi günün programı yapıldı. Pazar günü gitmiştik, ertesi pazar dönecektik ve bir haftalık zamanımızı çok iyi değerlendirmeli, olabildiğince çok gezmeliydik. Sıralamayı yaptık; önce Karagöl’e çıkacaktık. Daha sonra Murgul, Artvin, Kafkasör, Ardanuç, Şavşat ve Sahara vardı.

Sohbet gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürdü. Güzel bir uykunun ardından, ertesi sabah, amcaoğlu Nedim’in rehberliğinde Karagöl yolunu tuttuk. Borçka’dan Maradit yoluna, Klaskur Suyu’ndan Macahel’e saptık.

Bir yandan doğanın tadını çıkarıyor, bir yandan da üzüntüden geberiyordum. Tepkilerimi gösterdiğim sözcükleri buraya alamam.

Artvin yöresindeki dereleri sattıklarını söylemişlerdi. Çoruh’a gem vurmanın dışında, Çoruh’u besleyen derelerin satıldığını da duymuştum. En somut örneğini de Klaskur Suyu’nda gördüm. Belli bir yerden sonra suyu kesmişler, küçük bir setle çevirdikleri yolunu tepelerden geçirip Maradit yoluna bir eğimle vermişler. Oradan elektrik üreteceklermiş de, suyun kesildiği yerden sonrasında neler olacağını kimse düşünmemiş. Doğa nasıl değişecek, eko sistem nasıl etkilenecek, kimsenin umurunda değil…

Muhteşem Karagöl

O sıkıntılı durumuma Karagöl yetişti. Yoldaki küçük çavlanlardan görüntüler aldık, kumar çiçeklerini kokladık, eğrelti otlarını okşadık ve Karagöl’ün muhteşem görüntüsüne ulaştık sonunda.

Ayrı bir dünya sanki. Dünyanın, Türkiye’nin, Borçka’nın ötesinde bir yer. Göl kıyılarındaki ağaçların yeşiliyle göl bir bütün olmuş.

Göl deyince, aklınıza Sapanca Gölü gibi bir yer gelmesin sakın. Sapanca Gölünden çok daha küçük, çevresi doğal ormanlarla kaplı, alabalıkların yaşadığı bir güzellik gelmeli aklınıza. İlkbaharda yeşil olan bu doğanın, sonbaharda sarının her rengine bulandığını da sakın unutmayın.

Karagöl’ün çevresini yürüyerek dolaşıyoruz. Kıyıya çok yakın bir yerde bir pınar var. Hepimiz sırayla su içiyoruz bu pınardan. Daha doğrusu içemiyoruz! İçiyoruz da, bir bardak suyu birkaç dinlenmeden sonra içiyoruz. Hani, karpuzu atsan birkaç dakikada patlar derler ya, tam o türden.

Aslında, Karagöl’e çıkmışken bir rakı sofrası kurmamız gerekirdi belki ya, akşama alabalık – rakı yapacağımız için gündüzü boş bırakıyoruz. Demli çay ve yöredeki ağaçlardan toplanmış cevizle geçiştiriyoruz günü…

Gezimizin bugünkü bölümüne noktayı koymadan önce bir hatırlatma yapmak istiyorum; Karagöl’ü görmek isteyenler için Borçka’dan turlar düzenleniyor, rehberlik hizmeti veriliyor.

 

1 nolu foto: Cankurtaran’dan ilk görünüm. Doğduğum köye yalnızca 15 dakikalık yolum var.

2 nolu foto: Cavit’in evinde ilk akşam yemeğimiz. Konuk arkadaşlarım ve akrabalarımla birlikte son derece mutluyuz.

3 nolu foto: Macahel yolundaki küçük bir çavlanın serin zerrecikleri yüzümüze çarpıyor.

4 nolu foto: Ve Karagöl’deyiz. Böyle bir görüntüyü tanımlamaya çalışmanın gereği yok sanırım.

5 nolu foto: Karagöl’e akan küçük derenin görünümü böyle. Su buz gibi, bol oksijen de olunca, alabalıklar da kaçınılmaz oluyor.

6 nolu foto: Zeki’nin bağlaması arabamızın bagajında. Akşam olunca o da sofradaki yerini alıyor ve Zeki’yle amcaoğlu Nedim düet yapıyor.

8 nolu foto: Cankurtaran’ın yüksekliğinin azlığına bakmayın siz. Kış aylarında, Türkiye’nin en zor aşılan geçitlerinden biridir burası.

9 nolu foto: Borçka’nın ve Borçka Köprüsü’nün tepeden görünümü böyle.

10 nolu foto: Cankurtaran’da görev yapan trafik polisi arkadaşlarla da tanıştık. İstedim ki, benim memleketimde görev yapan bu iki devlet memuru da bu yazının içinde yer alsın