Karadeniz’de Bir Hafta (II) – Ruhan Odabaş

0
52
Kemalpaşa’da gün batımı. Kadehlerimizi dostluğa ve yeni güne kaç kez kaldırdık hatırlamıyorum.

Geçen haftaki yazımın sonunu Karagöl’le bağlamıştım. O bölümü okuyanlardan, Karagöl’e gidip görenlerle karşılaştım. Bana;

“Eksik anlatmışsın” dediler.

Çok haklılar. Anlatmaya dil yetmiyor çünkü. En iyisi sizin bir fırsatını bulup gitmeniz ve gözlerinizle görmeniz…

Akşam için Sefer Nalbantoğlu’yla sözleştik. Borçka’nın Gürcistan sınırında kalan Beğlivan (yeni adıyla Güreşen) Zeki Nalbantoğlu’nun köyüydü. Sefer de Zeki’nin ağabeyi.

Önce Maradit’e, Gürcistan’la sıfır noktasına gittik. Zeki ve ben tanıdığıydık buraların ama, Hüseyin ve Remzi için önemli bir değişiklikti.

Vakit akşam olmadan çıktık Beğlivan’a. Çay bahçelerinde ter döken insanların emeklerini izleyerek, çok da iyi olmayan yollardan geçerek Sefer’in evine ulaştık. Sefer’in amcaoğlu Hasan’la birlikte karşıladılar bizi. Çay bahçelerini, kivi fidanlarını gezdik, keneden korkmadan bahçelerde dolandık ve balkondaki akşam sofrasına oturduk. Oturmadan önce yaşadığımız küçük bir ilginçliği de aktarayım sizlere.

Çevreye bakınırken, armut ağacındaki ökse otuna ilişti gözüm. Sefer’e, kar yağdığında kara kuş ve macacğa olup olmadığını sordum. O mevsimde olamazdı, bunu biliyordum. Bunun üzerine, evdeki derin dondurucudan, temizlenmiş bir kara kuş, bir de macacğa çıkarmaz mı!..

Mükemmel bir akşam yemeği yedik. Eskileri andık, rakı kadehlerimizi gelecek için kaldırdık. Bu arada, çay üreticisinin sorunlarından da söz ettik.

Çay üreticisi, ürettiği çayı satmakta oldukça zorlanıyor anladığım kadarıyla. Bir günde verebileceği çay miktarı belli sınırı geçemiyor. Bu nedenle de ölçülü toplama yapmak, böyle olunca da çay toplayanlara ona göre yevmiye ödemek zorunda kalıyor.

Kemalpaşa’ya, Sarp’a Gidiyoruz

Güzel bir uyku çektiğimiz Beğlivan gecesinden sonra, sabahleyin Borçka’ya dönüyoruz. Xeba’dan (yeni adı Karşıköy) geçerken, Maradit Barajı’nın suları altında kalan minareyi, caminin kubbesini ve çay fabrikasının bacasını fotoğraflıyoruz. Bilmeyen birinin çok şaşıracağı bu görüntüler bize de oldukça ilginç geliyor doğrusu…

Kemalpaşa’ya giderken, amcaoğlu Nedim’i de alıyoruz yanımıza. Cankurtaran’da bir çay içiyoruz ve dağı sisler arasında ardımızda bırakıp Hopa’ya doğru süzülüyoruz. Çavuşlu, Zurpici, Sundura Deresi derken, Karadeniz’in lacivert suları görünüyor. Denizi gördüğümüz yerden sağa dönüp Kemalpaşa’ya, Sarp’a ulaşıyoruz.

Sarp ilginç bir yer. İnsanlar hiç kontrol görmeden karşıya gidip geliyorlarmış gibi bir izlenim bıraktı bende. Gürcistan olalı beri çok şey değişmiş, ilişkiler daha bir yumuşamış demek ki.

Bir şey dikkatimi çekti; Türkiye’nin Gürcistan sınır kapısı ama, sonuç olarak çok sayıda yabancının gelip geçtiği bir yer. Korkunç bir laçkalık, acayip bir düzensizlik, bir o kadar da kirlilik var çevrede. Deniz kıyısı tam bir çöplük olmuş ve bu iş muhtarlığın, belediyenin işi olmamalı. Doğrudan Turizm Bakanlığı el atmalı, gerekli desteği ve katkıyı sunmalı…

Sunmalı çünkü; Sarp’la yan yana olan o küçücük, 4700 insanın yaşadığı Kemalpaşa’ya, Pazar kurmak için salı ve cuma günleri 6 bin insan geliyormuş. Haftanın diğer günleri gelenlerin sayısı da az değil; 3 bin ve son altı ayda üç yüz yeni dükkan açılmış Kemalpaşa’da. Sizin anlayacağınız, ticaret hacmi oldukça büyümüş.

Kafkasör’den bir görünüm. Arka planda karlı dağlar, çevremiz zümrüt yeşil.

Kafkasör’e Çıkmadan Olmaz

Hangi gerekçeyle olursa olsun, hangi mevsimde olursa olsun, Artvin’e gidip de Kafkasör’e çıkmadan olmaz. Biz de bu kuralı bozmuyor, günübirliğine bile olsa çıkıyoruz Kafkasör’e.

Yeşil renginin bu kadar çok tonunu Artvin’de, Kafkasör’de görebilirsiniz ancak. Her tür ağacı görme şansınız olduğu gibi, her tür çiçeği görme şansınız da var ve bu arada şuna şaşarsınız; dünyanın çok az yerinde görülebilecek olan böyle bir doğa, siyanürle altın arayıp da katledilir mi?

Kafkasör’den 7 km daha gidip yeni yapılan kayak merkezini de gördük. Henüz küçük, yeteri kadar profesyonel değil ama, başlangıç olarak hiç de fena değil. Kısa da olsa bir telesiyej, küçük de olsa bir tesis yapılmış. Kayak sevenler için, kış sporlarına düşkün olanlar için gidip görülmesi gereken bir yer olmuş sizin anlayacağınız…

Efkâr’ın balkonundan baktığınızda, Çoruh Nehri, inşaat alanı ve Lomaşen böyle görünür.

Yeniden Artvin’e döndüğümüzde, gençlik yıllarımın o güzelim meyhanesine, “Efkâr”a attık kapağı. Üst kattaki teras bölümüne çıkıp oturduk, masamızı kurdurduk. Güneş rakı burcuna girmemişti henüz ama bizim için önemli olan o değildi. Gençlik yıllarımın, bıçkın çağlarımın meyhanesinde, gündüz bile olsa rakı içmek istiyordum ve artık dizginlenmiş olan Çoruh’a, Orta Mahalle’ye, Tuvatket’e, Korzul’a, Lomaşen’e, Tolgum’a bakarak kadeh tokuşturdum dostlarımla, arkadaşlarımla. O anki duygularımı anlatmam oldukça zor…

Çoruh’a kelepçe takanlardan biri de Borçka Barajı. Şimdilerde, iki barajın arasına kent olmaz anlayışıyla Borçka’yı boşaltmaya çalışıyorlar.

Yeniden Borçka’ya dönüş yolunda, karşı yamaçlarda açılan yarıkları, döşenen kalın boruları sordum halaoğlu Cavit’e. O da bana;

“Abi, Beyazsu’yu buradan akıtıp elektrik elde edeceklermiş” dedi.

Dağları yarmışlar, ormanları yok etmişler ve Beyazsu’yu buradan akıtmaya çalışmışlar. Gördükçe içim acıdı.

Borçka’nın, Artvin’in derelerini gerçekten de satmışlardı. Beyazsu gibi bir güzelliği, yalnızca üç kuruş para kazanabilmek için, gözlerini kırpmadan karaya döndürmüşlerdi.

Bu konuda söylemem gereken son şey; bu dereleri satanların utanması gerektiğidir. Çünkü ben, hiç suçum olmadığı halde, gördüklerimden çok utandım…

Tarihi Borçka Köprüsü Almanlar tarafından, Eiffel Kulesi’nin yapıldığı sistemle yapılmış. Meraklıları için incelemeye değer doğrusu.
Maradit Barajı’nın su tutmasıyla, Heba’daki (Karşıköy) caminin minaresi ve çay fabrikasının bacası sular altında kalmış.
Sefer Nalbantoğlu’nun çay bahçesinden bir görünüm. Bu görünüm yaz kış var o yörede.