Murgul’da SO2 solumak

0
63

Ruhan Odabaş

Yol Hikâyeleri – 5 –

Maradit yolundan Borçka’ya girdiğinde vakit öğleye doğru idi. Kısa bir süre ne yiyeceğini düşündü önce. Borçka’nın o ünlü yağlısını (pide) yemek de vardı, mis gibi kokuları burnuna kadar gelen ç’ağ kebap yemek de vardı. Birini bir sonraki güne ertelemeliydi mutlaka ve kararını verdi, yağlı yiyecekti bugün. Küçük, şirin bir dükkânın önüne arabasını park etti ve girdi içeriye. Caddeyi gören küçük bir masaya oturdu. Boynunda beyaz, unlu önlüğüyle gelen yağlı ustası sordu;

“Neli olsun?”

“Peynirli – yumurtalı” diye yanıtladı ustayı. Usta fırına doğru yönelirken o da caddeden geçenleri izlemeye aldı. Tüm çocukluğunun, hem de çıplak ayaklarıyla koşarak geçtiği bu küçük kasabada tanıdık çok kimse kalmamış gibiydi. Yaşlılar göçüp gitmiş, küçükler büyümüş, kendi kuşağından birkaç tanıdık kalmıştı. Ustanın;

“İçecek bir şey ister misiniz” sorusuyla sıyrıldı dalgınlığından;

“Ayran” dedi.

Nar gibi kızarmıştı yağlının kenarları. Tereyağı, peynir ve yumurta kokuları iyice acıktırdı kendisini. Olması gerektiği gibi, çatal bıçak kullanmadan, elleriyle başladı yemeye. Kıyılardan koparıyor, az pişmiş yumurtaya batırıp patlatıyor ve peynirin üstüne yayılmasını sağlıyordu. Biraz karabiber serpti üstüne ve büyük bir iştahla yemeye devam etti…

****

Bugünkü program netleşmişti kafasında, Murgul’a doğru gidecekti. Yaşamının bir yılını Bakır Fabrikası’nda geçirdiği Murgul’a gitmeyeli epeyce olmuştu. Bugünkü halini merak ediyordu. Üzerinden yüzlerce, binlerce kez geçtiği tarihi demir köprüden araç geçişi yoktu artık. Hemen bitişiğine yapılan beton köprüden geçip sola, Murgul – Artvin yönüne döndü. Terminal, Emniyet Müdürlüğü derken kısa süre sonra, köprüye girmeden hemen sola, Murgul yoluna girdi. Baraj nedeniyle değişen yoldadiline yerleşen Gogo da Bici’yi mırıldana mırıldana dikkatli biçimde sürüp Murgul Suyu boyunca devam etti yoluna.

Anılar kendisini yıllar ötesine taşırken Kamelet’te buldu kendini. Çxala ile akrabalık bağları olan Harun dedelerin bahçeleri vardı Kamelet’te. İmece için, mısır çapalamak için geldikleri, çapa yapan genç kızların söyledikleri yerel türküleri dinledikleri günler mutlulukla geldi aklına. O günlerin üstünden yıllar değil de yüz yıllar geçmişti sanki. Yol biraz değişmişti ama anıları olduğu gibi duruyordu…

K’emxel Burnu’na kadar geldi ama burnuna pek fazla koku gelmedi. O bildik, insanın genzini yakan SO2 kokusu yoktu Murgul’da. O nedenleydi ki çevre epeyce yeşillenmiş, eski bakır rengi görünümden uzaklaşmıştı.

Terzi Seyfettin’in dükkanının önüne geldi ve durdu. Bir yıl içinde ne çok gelmiş ne sohbetler etmişti o dükkanda. Yıllar sonra öğrenmişti Seyfettin’in bu dünyadan erken göçüp gittiğini ve çok üzülmüştü. Kendi köyünün insanı olan Dervişi Hasan da o dükkanda kalfa olarak çalışmış, bir dönemin anılarına tanıklık yapmıştı.

Arabayı olduğu yere bırakıp yürüdü Köprü Başı’na doğru. Tanıdığı kimse yoktu ortalıkta. Kimse de kendisini tanımıyordu zaten. İtfaiyeci İshak amca, Perişan Hüseyin amca, Xit’ina Remzi geldi aklına. Onlarla konuştu sanki sanal olarak.

İskep’ten çıkan maden Murgul’a iner, fabrikada bakıra dönüştürülürdü. Bu işlem sırasında oluşan atık sular, Kabarcet deresinden gelen ve oraya kadar pırıl pırıl olan derenin suyunu tuhaf bir biçimde bulandırırdı. Bu bulanıklık öyle çamur gibi falan değildi ve Çoruh’a kadar giden bölümünde asla balık yetişmezdi. O yıllarda pek düşünmediği, belki de düşünemediği bir şey takıldı aklına; Borçka ilçeydi, Murgul nahiye (şimdi Göktaş adıyla bir ilçe). Buna karşın Borçka’da sağlık ocağı vardı, Murgul’da ise oldukça iyi bir hastane. Bunun nedeni Murgul’da sağlık sorununun çok olduğu ya da olacağı mıydı! SO2 bu kadar mı zehirleyecekti insanları ve yaşamı bu kadar mı olumsuz etkileyecekti! Yıllar ve yaşam ne çok şey öğretiyordu insana.

İskep’i düşündü. Fabrika orada olmadığı için, çıkarılan cevher orada işlenmediği için Murgul kadar çok etkilenmemişti bu dünya güzeli yer. Rahmetli babasının, çocukluğunda getirdiği patatesler geldi aklına; kafası kadardı ve fırınlandığında kar gibi bembeyaz olurdu. Şimdilerde yine var mıydı, yine yetişiyor muydu acaba!

Düşünceleri başka bir yana kaydı sonra. Maden işçisinin, emeğiyle, çok zor koşullarda geçinmeye çalışan insanların hak arama mücadelesi, emekten yana olanlar ve emek karşıtı olanların kavgaları, iki paralık çıkar için emekçi arkadaşlarını satanlarla onların karşısında yiğitçe duranları biraz kızgınlıkla biraz da acıyla anımsadı. Ne kalmıştı geriye? Kimisi saygıyla, kimisi de kaygıyla anılıyordu işte…

Bir şiirinde;
“Murgul’a uğrayın bir de.
Usta Mahalle’ye, Kemhel Burnu’na;
İtfaiyeci İsak, Perişan Hüseyin, Hitina Remzi,
oturmuşlar Uzun Çarşı’nın girişine,
dost yolu gözlerler,
karışmazlar Allah’ın işine.” demişti. Bir başka şiirine ise;

“Civandüzü, Arhva, Başköy.
Aklımın bir yerinde,
Kamelet’te, Eregona’da
gençliğimin köy düğünleri.

İtfaiyeci İsak, Terzi Seyfettin,
Usta Mahalle, Kemhel Burnu;
genzimi yaksa da,
acıtsa da gözlerimi fabrika bacaları,
unutamadığım, unutmak istemediğim Murgul.” dizelerini düşmüştü.

Eksik buluyordu şimdilerde. Anlatılması, konuşulması gereken çok şey vardı aslında ya, hüznü çoğaltmanın gereği de yoktu belki. Anılardı, yaşanması gerekiyordu ve yaşanmıştı. Şimdi saygıyla anmanın dışında yapılacak bir şey yoktu.

Arabasının yönünü yeniden Borçka’ya doğru çevirdi. K’emxel Burnu’na kadar ağır ağır sürdü. Camı açtı, Murgul Suyu’nun sesini dinleye dinleye, anılar gibi akıp gitti Borçka’ya doğru…

Yol Hikayeleri 1 – Utanmakla Sevinmek Arası

Yol Hikayeleri 2 – Anılar Kıpır Kıpır

Yol Hikayeleri 3 – Borçka’ya Doğru

Yol Hikayeleri 4 – Çocukluğunun Korkuları; Maradit