Nazım Hikmet’in Hopa Günleri

0
865

Nazım Hikmet’in Hopa Günleri

İlk tutuklanma, ilk yargılanma, ilk cezaevi…

Tahta kapının gıcırdayan sesiyle kendiliğinden kapıya yönelen bakışlar içeri giren yabancı yüzlerle beraber merakla canlandılar. Peronit koyu Hopa ile Arhavi arasında küçük bir köydü. Çürük ayının bu vaktinde buralara pek yabancı uğramazdı. İçeri giren gençler o meraklı bakışlardan habersiz boş buldukları masaya çöküverdiler hemen. Hallerinden, uzak yollardan geldikleri belliydi. Belliydi de, bu gayet sıhhatli, üst başları düzgün gençler sırtlarında çanta ile nereden gelir nereye giderler?

İçlerinden mavi gözleri ve dalgalı kızıl saçları ile dikkat çekeni, ocağa yönelerek “kahve var mı” diye sordu. Aynı zamanda kendilerine yönelen meraklı bakışları da fark etti, ikisinin de kendilerinde emin bir tavrı vardı. Diğer köylüler gibi gelen yabancıları izlemekte olan yarı bakkal yarı çayocağının sahibi Sabri Çiçek bir cevap vermeden kahvelerini hazırlamaya başladı. “Nerden gelur nereye cidersunuz. Ha purda ne işiniuz vardur da? Hele bi anlatun, dedi Sabri, merakını yenemeyerek.

Yabancı gençler bu kendinden emin evsahibi sesi karşısında bir an durakaldılar ama çabuk toparlandılar.

Pazar’dan geldik vapurla, Gelmişken şöyle bir dolaşalım dedik arkadaşla. Köyünüz de pek güzelmiş.

Gencin sözleri Sabri Çiçek’i rahatlatmadı. Tedirgin bir sesle, Ha bu gelduğunuz vapurun adu nedur da?

Gençler böyle bir soru beklemiyorlardı. Neydi adı Yusuf, ben hiç dikkat etmedim? dedi kızıl saçlı, mavi gözlü olan.

Bilmem, ben de dikkat etmedim, dedi Yusuf.

Gençlerin cevaplan bir şeyler sakladıklarını ispat ediyordu. Bir kere vapurun Pazar’a uğradığı hiç olmaz. Üstelik geldikleri vapurun adını da bilmiyorlar. Kesin bunda bir bit yeniği var!

Ula hele bir kafa kağıtlarunuzu verun da bakayum.

Gençler kararsızca birbirlerine baktılar, yapacak bir şey yoktu, hem belgeleri tamdı ne de olsa.

Muhtar nüfus kağıtlarına dikkatlice bir baktı. Sarışın olanı Yusufeli’nin Barhal nahiyesine kayıtlı idi, onun Yusuf dediğininki de Macahel’e. Kimlik kağıtları gerçeğe benziyordu ama gene de içi rahat etmedi muhtarın.

Artvinliler ama şiveleri hiç benzemiyordu buraya. Neme lazım sonra bir maraz çıkarsa, yakasını kurtaramazdı bu işten. Yabancılar kahvelerini içip yorgunluklarını salarken Sabri Çiçek kimseye fark ettirmeden muhafızlara haberi uçuruverdi.

Hemen geldi candarmalar. Hemen oracıkta, dükkanın içinde şüphelilerin üstlerini aradılar. Sırt çantalarında birkaç kitap ve elyazmalı evraklar çıkmıştı. Bazılarının üzerindeki orak-çekiç amblemleri vardı. Muhafızlar İki yabancıyı yanlarına alarak Hopa’ya götürdüler.

Emniyet için gönüllü muhbirlik yapan Sabri Çiçek, ihbar edip yakalattığı iki gencin kim olduğunu Hopa emniyetindeki sorgudan sonra öğrendi. O gençlerden biri daha önce hakkında “komünistlik’ten davalar açılmış, daha ondokuzunda olmasına rağmen ünlü bir şair olarak ün yapmış Nazım Hikmet’ti. Diğeri de TKP’nin önemli isimlerinden, aslen Çamlıhemşinli olan İsmail Bilen’di. Daha önce haklarında yapılan yoğun kavuşturmalardan dolayı yurt dışına çıkmış olan Nazım ve İsmail, 1927’de hükümetin çıkardığı aftan da istifade ederek serbestçe siyaset yapma ümidiyle Batum üzerinden gizlice ülkelerine dönmüşlerdi. Hopa’daki yakalanışı birçok açıdan ilki yaşatacaktır Nazım Hikmet’e. Nazım’ın kaldığı ilk cezaevi Hopa Cezaevi’dir. İlk kez 146. maddeden idam istemiyle burada yargılanacaktı.

Nazım Hikmet ve İsmail Bilen Hopa’da sahte pasaportla yurda kaçak girmekten tutuklanır.

“Nazım Hikmet Hopa Cezaevine getiriliyor” haberi, cezaevindekileri de heyecanlandırmıştı. Bazı mahkûmlar kendi aralarında bu komünist, dinsiz, vatan hainini daha koğuşa adımını atar atmaz öldürmek gerektiğini, aksi halde günaha, suça bulaşacaklarını konuşuyorlardı. Komünistler insan olamazdı, onlar apayrı mahlûklardı. Akşamüstü “Nazım Hikmet geldi” haberi üzerine koğuştaki herkes hazırlıklı olarak onu beklemeye başladı. Alacakaranlıktı, koğuşun kapısı açıldı ve iri cüsseli biri “Setamünaleyküm efendiler” diyerek içeri girdi. İçerdekileri sessizlik ve şaşkınlık sarmalamıştı. İçeri girenler hiç de anlatıldığı gibi adamlar değildi. Herkes “aleykümselam” diyerek buyur ettiler. Nazım Hikmet’in Hopa cezaevindeki yaşamına dair pek bilgi yoktur. Onun hayatını anlatan metinler genç ozanın ilk cezaevi günlerine dair bir bilgi içermez. Nazım’ın bu ilk cezaevi günlerine dair tek tanıklık belgesi Viçeli Tahsin Çervatoğlu’nun anlattıklarıdır. O zamanlar rençber olan Çervatoğlu, kaçak silah bulundurmaktan tutuklanır ve Hopa Cezaevi’ne konur.

Nâzım Hikmet’le de 1928 yılından sonra este-i memnudan tutuklanıp Hopa cezaevine düştüm. Viçe’den Hopa’ya yaya olarak gittik. Dağarcığım içinde sadece peynir ve ekmek vardı. Cezaevi kapısına getirilip içeri alındım, içeride kelli felli adamlar ardı. “Ben onlar gibi değilim, olamam da” diye düşünerek, bir köşeye çekildim. Etrafıma bakınırken içeridekilerden biri kalkarak bana doğru geldi ve dağarcığımı elimden alarak sofraya davet etti. Sofrada sıcak yemek vardı, bana da ikram edilince ben de dağarcığımı açtım ve içindekileri sofraya koydum. Beni sofraya davet eden adam:

– Ben bu peyniri çok severim, alabilir miyim? dedi.

Alabileceğini söyledim ve hep birlikte sofradakileri yemeye başladık. Yemek esnasında çok fazla konuşulmadı. Yemekten sonra beni davet eden adam dağarcığımı toparlayıp bir ranzanın üstüne koydu ve Burası çok sevdiğim bir arkadaşımın yeri idi, onun yerini size veriyorum, dedi.

İlk defa gördüğüm bu adamın küçük de olsa ilgilenmesi merakımı artırdı ve yerine geldiğim adamın kim olduğunu sordum:

Viçeli Tibukoğlu Osman, dedi.

Bu sefer karşımdaki adamı merak ettim ve gardiyana sordum:

– Nazım Hikmet, dedi.

Ben, o ana kadar Nazım Hikmet’i tanımaz, şair olduğunu bilmezdim. Yanında bir de fikir arkadaşı vardı. Pazarlı İsmail Bilen olduğunu öğrendiğim kişi, yüksek makine mühendisiydi. Bu iki kişiden başka koğuşta hatırladığım Kızkapanoğlu Hasan ve Çeboğlu Hasan adında iki kişi vardı.

Cezaevine düştüğüm yıllarda, askerden yeni gelmiş, alfabeyi yeni yeni sökmeye çalışan bir gençtim. Gerçi kanuni işlemler eski yazıyla oluyordu, fakat yeni yazının öğrenilmesi emri verilmişti. O zaman Hopa Kaymakamı Agâh Alp bile yeni yazı bilmiyordu, Mahkûmiyetimin ilk gününden sonra dost olduk. İkinci gün bir sohbetin ortasında Nazım yerinden kalktı ve gardiyanı çağırdı:

-Hey gardiyan! Bize bir düzine kağıt kalem temin et, dedi.

Gardiyan itiraz etmeden gitti. Kalem kağıdı ne yapacağını merak etmiştim. Merakımı fark etmiş olacak ki ben sormadan kendisi açıkladı: Çervatoğlu sana bu günden itibaren yeni yazıyı öğreteceğim, dedi.

Önce şaşırdım, sonra cevap verdim:

-Ben bu işi beceremem, yeni yazıyı öğrenemem, dedim.

-Ben sana öğreteceğim, sen merak etme dedi. Bir müddet sonra gardiyan kağıt kalemle geldi. Elinde başka kağıtlar da vardı. Nazım Hikmet gardiyanı görünce kapıya (parmaklığa) doğru gitti ve orada gardiyanla bir şeyler konuştu. Sonradan Nazım’dan öğrendim ki gardiyanın getirdiği diğer kağıtlar Hopa kaymakamı Agâh Alp’in ders kağıtlarıymış. Agâh Alp yeni yazıyı Nazım Hikmet’ten öğreniyordu. Nazım Hikmet alfabe halinde yazdığı dersleri kaymakama gönderiyor, kaymakam da makamında ders çalışıyordu, Nazım bu işi büyük bir alçak gönüllükle yapıyordu.

Yeni yazıyı Nazım Hikmet’ten dört gün içinde öğrendim. Daha doğrusu harf hecelemeyi yaptım. Cezaevinin içinde benden başkaları da ders alıyordu. Cezaevinin dışında jandarma başçavuşu Mahmut yeni yazıyı öğreniyordu. Ancak Mahmut uzun zamandır bu işi beceremiyordu. Biraz zorlanıyordu. Cezaevi içinde yeni yazıyı öğrenmek isteyen bir Beğ de Mahmut çavuş gibi zorlanıyor, bir hecelemeyi sökemiyordu. Ben dört gün içinde öğrenince bana iltifat etti ve;

-Bir aydır birleştirenıediğin bu harfleri senin beğenmediğin köylu dört günde birleştirdi, dedi Beğ’e.

Beğ biraz içerledi ve Nazı m’a cevap verdi:

– “Madem bu kadar biliyordu, neden cezaevine düştü” diyerek onu iğneledi.

Ben de bu lâfa çok içerledim. Nazım ise Beğ’e cevap vermedi. Sustu. Beğ’e cevabı ben verdim:

– “Senin gibi bir Beğ’in çatışmada papağını (kalpak) uçurdum. Onun için buraya atıldım” dedim.

Nazım verdiğim bu cevap üzerine benim hesabıma üzüldü ve:

– “Böyle ağır sözler söyleme; aleyhine olur” dedi.

Bu ufak olaydan sonra Nazım ile İsmail satranç oynamaya başladılar. Ben bir köşede oturuyordum. Oyun sürerken zaman zaman “yapma ağam”, “olmaz paşam” sesleri geliyordu. Sonradan öğrendim ki aralarında kullandıkları en olumsuz ifadeler bunlarmış. Birbirlerine kızdıkları, öfkelendikleri zaman bu ifadeleri kullanırlarmış. Birden koğuşun penceresine komiser geldi, beni pencereye çağırdı ve sordu:

– “Sen neden düştün buraya?”

– “Este-i memnudan.”

– “Sanatın var mı? Elinden ne gelir?”

– “Marangozluk.”

– “Çok iyi. Benim bir masam var tamir eder misin?”

– “Hay hay! Olur. Fakat takım lâzım.”

– “Hacetleri (takım) kaymakam beyden alırım sen yapar mısın?” diye tekrar etti.

– “Tabii. Evet, yaparım” dedim.

Bu cevap üzerine komiser pencereden ayrılıp, koridora doğru yürürken Nazım oyunu bırakıp yerinden fırladı ve pencereye gelerek:

– “Komiser! Komiser!” diye çağırdı;

– “Sen Tahsin’e masayı yaptıracaksın, fakat pazarlık yapmadınız.”

– “Ne pazarlığı?!”

– “Tamirin karşılığı. Bu adam o iş için emek, zaman ve gerekirse malzeme harcayacak.”

– “Belki hayrına yapacaktı?” dedi komiser.

– “Hayrına niçin yapsın? O senden zengin değil ki!” dedi Nazım.

Bunun üzerine komiser cevap vermedi, sessizce yürüdü gitti. Ertesi gün jandarma kumandanı pencereye geldi;

-”İsmail Bilen” diye seslendi içeri. “Santral *4 bozuldu, onu tamir eder misin?” diye sordu, sıraya girdin. Burada her iş herkes tarafından sırayla yapılır. Cumartesileri temizlik sırası benim. Plânlamaya göre Salı günü de sana düştü.” Diyerek süpürmeye devam etti.

Nazım cezaevinde boş kaldığı zamanlar; şiir yazar, kitap okur, bazen da bize kendi şiirlerini okurdu. En çok “O DUVAR” adlı şiirini okurdu. Onun için aklımda kalmış.

Bir gün Nazım koğuşun penceresinden nöbetçiye:

“Sen burada ne bekliyorsun oğlum?” diye sordu Nöbetçi:

– “Seni bekliyorum, kaçmayasın diye… “

– “Kaçarsam ne yapacaksın?”

-”Süngülerim.”

– “Öyle bir gün gelecek ki, seni orada durduranı süngüleyip, bana kapıyı açacaksın.”

Jandarma sustu.

Her gün Hopa’nın ileri gelenleriyle rejim münakaşası yapıp, onları sustururdu. Hiç yenilmezdi.

Dışarıdan hediyelik olarak Milli Müdafaa sigaraları gelirdi, içerdik. Kimden geldiği belli değildi. Sonradan öğrendiğime göre Abulu Hacıosmanoğlu Lütfü diye biri gönderiyordu Nazım’a sigaraları.

Nazım’ın Hopa Cezaevi’nde yaklaşık bir ay kaldığı tahmin edilmektedir. Hopa’da ‘yurda kaçak girmekten’ soruşturma açılırken daha önceden hakkında 146. maddeden dava açıldığından Rize’ye gönderildi.

Nazım ve İsmail Bilen Rize Cezaevinde iki ay tutuklu kalmıştır. 146. maddeden açılan davada beraat eder, diğer davalarından dolayı da Ankara’ya sevk edilir. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi kararını 23 Aralık 1928’de verir. Üç ay hapis cezası alır. Ama yattığı süre gözönünde bulundurularak tahliye edilir.

Özgürlüğüne kavuşan Nazım Hikmet için yeni bir dönem başlar.

Yararlanılan Kaynaklar:

1) 28 Ekim 1993 tarihli Aktüel dergisinde yayınlanan Sabri Çiçek röportajı

2) Tahsin Çervatoğlu’nun lazuri.com’da yayınlanan anıları

3) Nazım Hikmet, Siyasi Biyografi, Hikmet Akgül, Çiviyayınları

Bu yazı BirYaşam dergisi, sayı 1, nisan-mayıs 2008 tarihinde yayınlanmıştır.