Shabani Nonda’nın 30 cm.lik penisi ve bunun Türk siyaset-ticaret hayatıyla ilişkisi

0
3295

Ateş İlyas Başsoy

 

Baba dedem Artvin’den Bursa’nın bir köyüne göçmüş. Babam bu köyde doğmuş ama köyle büyük bir aidiyet ilişkisi yok, çünkü on iki yaşında evden kaçmış ve İstanbul’da akücü çırağı olmuş, 1940’ların sonları. Bu arada dedemin de geldiği Artvin’le bir aidiyet bağı yok, çünkü onun büyükleri de Gürcistan’dan göçmüşler. Dedem ve babaannemin Bursa’da yaşadığı köy Ermeni köyü. Evleri bir Ermeni evi, mükemmel Ermeni işçiliği: çivisiz ahşap, alt katında üç büyük zeytin havuzu var.

Benzer hikaye annemin köyü için de geçerli: Gemlik’e çok yakın bir dağ köyü. Orası da Ermeniler’in. Anne dedelerim Yunanistan Bulgaristan arası bir kentten, can havliyle kaçmak zorunda kalmış. Annemin köyünde eskiden yaşayan Ermeniler’in aşağıda bir vadide topluca öldürüldüğü söylenirdi. Babamın köyünde de askerler bir ahırda Ermeni kızlarına günlerce tecavüz etmiş ve sonra kapıyı kilitleyip ahırı ateşe vermişler. Büyük kızlar on yaşlarında bir kızı vücutlarını siper edip bir delikten dışarı çıkarmışlar. O küçük kız devasa yanık izleriyle 1960’ların sonuna kadar köyde yaşamış, köye yıllar sonra Artvin’den gelen köylüler bu “hilkat garibesi” kıza sahip çıkmışlar.

Annem de, babam da çocukluklarını Bursa’da geçiriyor. Sonra babam usta oluyor, Bursa’da dükkan açıyor, evleniyor. İkisinin de köyle bir bağları yok, köydeki akrabalarının da o köylerle bağları yok. Baba köyündeki Ermeni mezarlığının adı “çingen mezarlığı” oluyor, mezar taşları inşaatlarda kullanılıyor. Henüz kimse ölmediği için Müslüman mezarlığında mezar bile yok.

Garip bir başlıkla başlayıp, bunu bir de Türk ticaret ve siyasetine bağlama iddiasında olan bir yazıda bu tarihsel anlatıya anlam veremeyebilirsiniz. Ama siz yine de koltuklarınızı dik duruma getirip, masanızı kapatın.

Babam 1950’lerin bitimine doğru eski Bursa garajı civarında bir tamirhane açıyor. İlk işi Şoförler Derneği, Tamirciler Odası, Bursa Ticaret ve Sanayi Odası gibi kurumların o tarihlerdeki versiyonlarına üye olmak. Bütün akranları böyle yapıyor o tarihte. Esnaf olmak kolay değil, her isteyen esnaf olamıyor, vergiler ve şartlar ağır. Ama yine de geçmişten beri süre gelen kurallar var: Seni zorlukla “esnaf” yapan sistem, ayrıca seni merdiven altı kaçak esnaftan da koruyacağına dair güvence veriyor. Esnafsan ahlaklı olmalısın. Müşterini kazıklayamazsın, odadan atılırsın; müşterine saygısızlık yapamazsın, derneğe giremezsin… Üzerinde hem hukuksal, hem de moral yaptırımlar var. Eğer bu yaptırımları kabul ediyorsan, sistem de seni korumayı üstleniyor.

Babam bir Artvin göçmeni. Bursa’da onun gibi göçmen binlerce Artvinli var ama ne babamın, ne de diğer Artvinlilerin aklına bir “hemşeri derneği” kurmak gelmiyor. Çünkü hemşerilik doğuşunla ilgili bir şey, kentte yaşıyorsun “doğuşunla değil oluşunla” yer edinmelisin.

O esnada yetmişler seksenler derken Bursa’ya göç şirazeden çıkmaya başlıyor. Yeni gelen göçmenlerin bir mesleki becerisi yok, vasıflı değiller. Eskiden vasıfsızlar hamal olurmuş, şimdi herkes hamal. Büyük kente göçmüş insanları “oluşu” ile sahiplenen hiçbir kurum yok…

İşte bu sırada seni oluşunla değil, doğuşunla kabul eden yapılar doğmaya başlıyor: Hemşeri dernekleri… Artvin’den mi göç ettin? Artvinli olmak, bir cemiyete girmen için yeter nitelik. Artık tamirci ustası veya terzi veya tesisatçı olman gerekmiyor… Eğer Artvinliysen arkadaşlar sana yardımcı olacak.

Nasıl olacak bu iş? E bizim Artvin’li Hasan Ağa’nın oğlu ticaret lisesi okumuş, onu mebus yaparsak o da bize koltuk çıkar…. Nasıl koltuk çıkar? Muhtar tapularını resmi tapu yapar, kamu arazilerindeki kaçak gecekondularımız yasal statü kazanır. Sonra da üstüne kat çıkar, öğretmene memura kiraya veririz.

Babam bu aşamaları hiç göremeden 1983’te öldü. Ama son yıllarında sık sık “Bana ne Artvinliler’den” diye söylendiğini anımsıyorum.

Zamanla Karadeniz’den, Doğu’dan ve Güneydoğu’dan göç çılgın bir seviyeye ulaştı. Sadece Bursa’ya değil, İstanbul, İzmir, Ankara, Kocaeli gibi kentlere milyonlar akıyor. Hiçbirinin mektep veya loca terbiyesi yok. Her birinin sahip olduğu tek şey var: Doğuştan ve hazırdan elde ettikleri “memleket”, “din” ve “mezhep” kimlikleri. Bu kimliklerin her biri siyasete kote. Her kalabalık kendi siyasi temsilini, her siyasi temsil kendi kalabalığını yaratıyor.

Türk sağının yükselişinde genellikle tapu meselesinden söz edilir. Bunun kadar önemli olan ve eşgüdümlü şekilde gelişen bir diğer konu hemşeri dernekleridir.

Babam bir hemşeri derneğine hiç girmedi çünkü bir iş erbabıydı. Ama babamdan sonra gelen nesillerin vasıfsız işgücü bu hemşeri derneklerinin üzerinden yükseldi. Kaçak evlerde yaşayan kaçak esnaflar, kendileri gibi siyasetçiler yarattılar.

Göçlerin olmadığı ve nüfusun kontrollü büyüdüğü dönemlerde, esnaf dernekleri kaçak esnafı, yani merdiven altı ekonomiyi baskılayabiliyordu. Zamanla merdiven altı ekonomi, ticaretin belirleyicisi oldu. Eskiden “helali kadar olan kâr” miktarı, kısa sürede “kazıkla kazıklayabildiğin kadar”a döndü. Hiçbir şey denetim altında olmadığı için, denetimsiz yeni esnaf eski esnaf yapısını çökertti. Kör tuttuğunu, topal yakaladığını kazıklamaya girişti. Bu yeni sosyal sınıfın gözünde “değerlerden”, “ahlaktan”, “dürüstlükten” bahseden herkes “tepeden konuşan”, “iş bilmez”, “tuzu kuru”, “beceriksiz” mahluklar olmaya başladı. Cehalet güçlendikçe acımasızlaştı. Sürekli ağlayan arabesk, karısını kızını işçisini ağlatan zalimlerin müziğine dönüştü.

Kaçak evlerde yaşayan ve vergisiz kaçak esnaflıkla gelir elde eden kişiler, kaçak katlar çıktıkları gecekondudan bozma apartman dairelerine “namuslu” (veya keriz) memurları kiracı aldılar. Bir yanda ev sahibi olmuş, dolayısıyla “başarmış” köy kentli evsahibi; öte yanda okumuş ve bu nedenle parasız kalmış, dolayısıyla “becereksiz” memur kitlesi. Kısaca bir yanda AKP, bir yanda CHP…

Her seçim dönemi imar afları ve vergi afları peş peşe çıkarken, bunun aslında imarı düzgün evlerde yaşayan ve vergisini düzenli ödeyen nüfusa haksızlık olduğunu da kimse dile getirmedi… Çünkü çoğunluk kaçakçıydı. Büyük kaçakçı veya küçük kaçakçı fark etmiyordu. Neticede herkes elhamdülillah kaçakçıydı ve sabredenlere Allah mutlaka verirdi… Kaçakçılar arası zımmi bir anlaşma böylece oluştu. Üstelik olabilecek en kutsal mekanda: mahalledeki caminin avlusunda.

Muharrem İnce mal beyanında bulunmuş. Listenin kısalığı, kaçak evlerde yaşayıp hemşeri odaları ve dergahlarla sosyal statü kazanan milyonları tiksindirmiş olmalı: “Koca adam ve hiçbir şeyi yok…” Öte yandan listedeki iki otomobilin BMW olmasının, Muharrem İnce’ye hiç tahmin etmediği bir itibar da kazandırdığına eminim: “Ama arabadan anlıyormuş”

Dün sol siyasetçi bir arkadaşım İnce’nin dürüstlükten bahsetmesinin yansımalarının ne olacağını sordu. Ona göre Tayyip Erdoğan’ın sarayı, lüksü, beyaz çayı, altın kadehi, uçağı filan artık halkın burasına kadar gelmişti. Bu seçim halk, bu büyük israfçıya cezasını verecekti.

Acaba böyle mi olacak gerçekten?

Erdoğan’ın bir mesleği yok, bir eğitimi yok. O, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde oluşuyla değil doğuşuyla iktidara gelen ilk lider. Aldığı oy, onun bu kimliğinin oy temsili kadar.

Siyasetçi arkadaşımın coşkusunu kırmak istemedim. Ona dolaylı bir yanıt verdim:

Arkadaşıma 2006’da bir süre Galatasaray’da oynayan Shabani Nonda’dan bahsettim. O dönem Galatasaray tribünleri ilginç bir şarkıyla sallanıyordu: “Shabani Nonda, Shabani Nonda, 30 santimlik y… var onda!”

Velev ki Shabani’nin penisi 30 santim olsun. Her biri erkek olan futbol taraftarları bu durumdan neden böylesini memnunlar? Başka bir erkeğin penis boyu, diğer erkekleri niye mutlu eder?

Esnaf odalarının yerini hemşeri dernekleri alınca AKP’nin yürüyüşü başlamıştı zaten. Bu siyaset ticaret diyanet sarmalının kökenleri bir seçimle düzelmeyecek kadar derinde. Günahlarla elde edilen toprakların ahı kolay bitmez. Ne ekildiyse o biçiliyor.

Muharrem İnce iyi ki BMW otomobil almış. Bu İnce’nin siyasetteki en büyük ikbal umudu olabilir.

Erdoğan’ın sarayına gelince… Ne mutlu bize… İşte bizden biri sahada ve 1100 odalı saray var onda.