Son İlçe Yusufeli – Ruhan Odabaş

0
216

Ruhan Odabaş

Yol Hikâyeleri – 7 –

Şavşat’tan çıkışında tuhaf bir burukluk vardı içinde. Sahara’yı aşıp Ardahan’a, oradan da çocukluğunda dedesiyle birlikte gittiği Bilbilan yaylasına, Derehanları’na gitmeyi de isterdi ya, başka bir zamana artık diye düşündü. Her zaman eğlenceli bulduğu Şavşat – Ardanuç yol ayrımına doğru arabasını sürerken aklına bölgede, tüm Artvin yöresinde çok söylenen bir söz geldi. Birilerine şakalaşmanın bir deyimiydi bu ve;

“Namın Berta’da okunuyor” derlerdi gülerek. Kim söylemişti, ne olmuştu da dile dolanmıştı bu söz bilemedi. Kaldı ki, zaman zaman kendisi de söylerdi…

Şartul’a yaklaşıyordu. Ayrı bir güzelliği, ayrı bir özelliği olan Çigisxev’deki (yeni adı Soğuksu) suyun başında uygun bir yer bulup park etti arabasını. Bölge ürünü olan mevsim meyvelerinin tümünü bulabiliyordunuz orada. Mevsiminde mısır haşlayıp evine ekmek götürme derdinde olanlar da vardı suyun hemen yanındaki küçük tezgahlarda. Şimdilerde kestane kavuruyordu aynı insanlar. Önce elini yüzünü yıkadı tertemiz suda, avucuyla içti ve arabadaki boş su şişesini doldurdu çeşmeden. Kestanecilerin birinden kavrulmuş kestane aldı ve yoluna devam etti…

BİR ANI VE BİR FIKRA
Ardanuç – Artvin – Yusufeli yol ayrımından Yusufeli’ye doğru sürdü arabasını. Aklına yıllar öncenin bir anısı geldi. Borçka’dan kamyonla çıkmışlardı, Erzurum’a odun götürüyorlardı amcasıyla. Yusufeli’nin o dar, tehlikeli, iki aracın yan yana geçemeyeceği yollarından geçerken şöyle demişti amcası;

“Bak yeğenim, bu dereleri görüyor musun? Giderken bir çuval altın bırak, dönüşte çuvalını al ve git.”

Yöre insanının dürüstlüğünü en kestirmeden böyle anlatmıştı amcası. Yusufeli’nin bir başka yanı daha vardı; çok zaman cezaevinde kimse olmadığı için kapısı kilitli olurdu.

Bir de Yusufeli’de yaşanan fıkra gibi bir olay geldi aklına, gülümsedi.

Yabancı biri bir iş nedeniyle Yusufeli’ne gelmişti. O yıllarda cep telefonu yok tabi. Kaldığı otelden çıkıp postaneden telefon etmesi gerekiyordu. Yolda karşılaştığı yaşlı bir Yusufeli insanına;

“Amca postane nerede” diye sordu. Yaşlı adam gülerek;
“Bizim evin yanında” diye yanıtladı. Adam şaşırmıştı. Bu kez de;
“İyi de sizin ev nerede” diye sordu. Yaşlı adam aynı sakinlikle yanıtladı yabancıyı;
“Nerede olacak, postanenin yanında.”

Adamın şaşkınlığı geçmeden gülümsedi yaşlı adam ve Yusufeli insanının o konuksever tavrıyla postaneye giden yolu gösterdi…

Zeytini güzeldi Yusufeli’nin. Çok az toprağı olmasına karşın, bölgede üretilen pirincin tadı dillere destan olmuştu. Toprak dendiğinde, kitaplara konu olan bir öykü daha geldi aklına. Onu da gülümseyerek anımsadı.

Yusufelili bir vatandaş savcılığa gitmiş, komşularından birinin toprağını çaldığını söylemiş ve şikâyetçi olmuştu. Savcı, daha sonra hakim şaşırmıştı böyle bir şikayete. Olayın aslı şuydu; yamaçtı çoğunlukla ve toprak kıttı. İklim çok uygundu ama ve Adana’da turfanda sebze çıktığında Yusufeli’de de çıkardı. Nehir kıyısından sepetlerle toprak taşır, yamaçlardaki taş oyuklarına doldururdu Yusufeli insanı ve o küçücük toprak parçasında sebze üretirdi. Sepetle taşınan toprağını almıştı bir komşusu.

Bir başka özelliği daha vardı Yusufeli’nin ki, adını dünyaya duyurmuştu; taş ustalığı. Duvar dendiğinde Yusufelili ustalar gelirdi akla. Yalnızca duvar değil, minare yapım ustaları da çoğunlukla Yusufeli’den çıkardı.

Bunları düşüne düşüne, keyifle sürüyordu arabasını. Uzun yıllar geçmişti o yoldan geçmeyeli, Yusufeli’ye gitmeyeli. Basından izlediği, eşten dosttan duyduğu kadar, Çoruh üzerinde kurulan barajlardan Yusufeli de olumsuz biçimde payına düşeni almıştı. İklimin değişeceğini, eskisi gibi sebze ve meyve yetişmeyeceğini düşünüyordu yöre insanı ki çok da haksız değildi.

FOLKLOR VE TARİH
Artvin’in folklorik yapısının zenginliğini bilmeyen yok. Adını yalnızca ülkemizde değil, tüm dünyada duyurmuş olan Artvin oyunlarının en önemlilerinden biri olan “Kobak” Yusufeli yöresi kaynaklıdır. Türküsüyle birlikte oynanan o müthiş oyunda şöyle denmektedir;

“Kobak köyünden geçtim
Soğuk suyundan içtim
Güzel güzel kızlara
Selam vermeden geçtim.”

Gerçekte, iyiyi, güzeli bilendir Yusufeli insanı. Türküdeki “selam vermeden geçtim” deyimi olsa olsa insanlara, kadına olan saygıdan kaynaklanmıştır diye düşündü.

Tarih de vardı Yusufeli’de ve Barhal’da, İşhan’da, “kilise” olarak bilinen tarihi yapılara yöre insanı sahip çıkmış, olumsuz gözle, yoz gözle bakmamıştır. Bu da yörenin önemli turizm gelirleri arasındaki yerini almıştır. İşin burasından baktı ve yöre insanının geleneklerine bağlı ama yobaz olmadıkları kanısıyla bir kez daha sevdi Yusufeli insanını.

Kebabıyla da ünlüydü Yusufeli. Kebap derken, sade etten yapılan cağ kebabıydı buranın ünlüsü ve ve Erzurum’la bazı küçük çelişkiler yaşanırdı bu konuda. Erzurumlular “cağ kebabı bizimdir” derken, Yusufelililer yanıt olarak;

“Sizin olamaz, bizimdir. Cağ kebabı yapmak için odun ateşine ihtiyacınız var. Siz odunu bizden, Artvin’den alıyorsunuz, nasıl sizin olacak cağ kebabı” yanıtını verirlerdi kurnazca…

Memleket dendiğinde tüyleri ürperirdi. İnsanın yaşadığı her yeri sevmesine karşın, doğup büyüdüğü, gelenek göreneklerini bildiği, yıllarca oyunlarını oynadığı bir yer daha başkaydı.

Vakit akşaka dönmüştü artık. Yusufeli’ne gelip de cağ kebabı yemeden olmazdı. O saatte kebabın dibi kalırdı ya yine de yemeden edemedi. Bir kebapçıya girdi, kebabını söyledi ve not defterini çıkardı çantasından, şu notları düştü;

 

Gün geçmede,
zaman yaralamada yüreklerimizi.
Gem vurulmada Barhal Çayı’na,
Su Kavuşumu, Yusufeli anılar diyarı artık.
Umut sürmede yine de,
inadına atmada şahdamar;
Öğdem’de, Sarıgöl’de, Ersis’te
kuzular oynaşmada, yeni baharla.
Kayada keklik öter, inletir dağı taşı.
Barhal Çayı bir yanda söyleşir deli deli.
Kendince, sessiz, sakin, mertlik yol arkadaşı
Pehlivanlar diyarı, güzelim Yusufeli…

Yol Hikayeleri 1 – Utanmakla Sevinmek Arası

Yol Hikayeleri 2 – Anılar Kıpır Kıpır

Yol Hikayeleri 3 – Borçka’ya Doğru

Yol Hikayeleri 4 – Çocukluğunun Korkuları; Maradit

Yol Hikayeleri 5 – Murgul’da SO2 Solumak

Yol Hikayeleri 6 – Çocukluğunun yolları yok artık