“Türklük” icat oldu, yer adları değişti – İsmail Güney Yılmaz

0
1129

İsmail Güney Yılmaz

Türkiye’de toponimik kıyım siyasetine karşı halk yer adlarını korumayı bildi. Çünkü yaşadığın yerin adı, salt bir isim olmaktan da öte hafızadır.

“k’odas lobja nobği do nobği!”*

Başlık bazı okurlara kışkırtıcı gelebilir fakat celallenmeye gerek yok, biz bu makalede etnik bir ad olan “Türk”ün siyasal inşasının izleklerini değiştirilen yer adları üzerinden okumaya çalışacağız.

“Türklüğün” İcadı

Osmanlı’da milliyetçi akımlar 1800’lerin başında ortaya çıkmaya başladı. 1830’lardan itibaren bilhassa da Tanzimat fermanıyla belirginleşen Osmanlı’nın dağılmaya yüz tutmuş tebaasını toparlama girişimleri değişik topluluklarda farklı karmaşık süreçleri (1) olan bir dizi olaydan sonra âkim kaldı. Devlet-i Osmanî’nin hiç olmazsa Müslüman anasırını devlete bağlı tutmak için ülkenin siyasal iklimine sürülen İslâmcılık ise, güçlü Arap ayaklanmaları ve Arnavut talepleri sonucu sarsılarak biteviye itibarsızlaştı.

1821’den itibaren süreklileşen toprak kayıpları (2) dönemine giren Osmanlı’da yaşanan bunalımı aşmak için Osmanlı münevverlerince ilk kez 1903’te Türkçülük mefkûresi yüksek sesle dillendirildi. Tatar asıllı aydın Yusuf Akçura’nın kaleme aldığı ve Osmanlıcılık / İslâmcılıkla Türkçülüğün mukayeseli olarak tahlil edildiği ve “devlet-i âlinin felâh”ı için sonuncu fikriyatın savunulduğu Üç Tarz-ı Siyaset kitabıyla Türkçülük, taraftarlarını memleket sathında mürekkep yalamış çevrelerden devşirmeye koyuldu (3).

Rusya Çarlığı’ndan Osmanlı’ya iltica etmiş Kırımlı ve Kazanlı Tatar aydınları (4) tarafından ülkeye bir anlamda ithal edilmiş olan Türk milliyetçisi ideoloji, Pantürkist mayasıyla –kaybedilen topraklardan da daha geniş topraklar motivasyonuyla diye de okunabilir- kısa sürede gelişip, serpildi. Gelişen ideoloji, 24 Temmuz 1908 günü gerçekleşen bir darbeyle (5) İttihat Terakki’nin gerçekteki tek güç olarak iktidara yerleşmesi sonucu kesin olarak iktidara yerleşti. Yani ilk kez kısa bir kitapta savunulmuş bir düşünce, seyfiye sınıfından sağladığı acı kuvvetiyle beş sene gibi örneğine başka coğrafyalarda pek az rastlanabilecek bir sürede hâkimin ideolojisi oluyordu. Bizim anlatacağımız toponim (yer isimleri) kırımı hikâyesi de işte buradan sonra başlıyor.

Değişen yer adlarının kısa tarihi (6)

Yukarıda zarurî olarak özetlemeye çalıştığımız kısa siyasî tarih anlatımından sonra bu yazıda işlenmek istenen asıl meseleye, yani Türkiye’de değiştirilen yer adları mevzuuna artık geçebiliriz. Abdülaziz ve Abdülhamit dönemlerinde yer adlarının değiştirilmesi çeşitli kaygılarla kısmen yaşanmış olsa da, bu süreç, bilinçli bir asimilasyon amacıyla asıl olarak ülke siyasasında hâlâ ardıllarının at oynattığı İttihat Terakki Cemiyeti’nin (İTC) (7) iktidar oluşuyla Türklük, Türkleş(tir)mek ve Türkçülüğün yürürlüğe girmesiyle başladı. Çeşitli alanlarda keskin bir Türklük vurgusunu ve şuurunu halka aşılamaya çalışan İTC, orijinal yer adlarını değiştirme icraatının yolu yordamı güzergahında teorik ve pratik mürşit için de kendisinden sonra gelecek erklere bir yığın uygulamayla “eşsiz” bir miras bırakmış oluyordu.

İTC iktidarı döneminde, 1913 yılında Balkanlardan gelen Müslüman göçmenlere yönelik hazırlanan “İskân-ı muhacirin” kanunu gereğince ülkenin batısındaki yaklaşık yüz kadar kesif ağırlığı Rumca, bir kısmı da Bulgarca olan yer adı keyfî bir biçimde Türkçeleştirildi.

Aynı yıl içinde askerî hükümet, Rize ve Trabzon’daki 300 kadar Rumca, Lazca ve Ermenice orijinal yer adı için bir Türkçe yeni yer adları listesi hazırladı ve köy isimleri bir bir bu listeye göre değiştirildi. Ancak, talih bu ya İTC, hırsla girdiği savaşlardan başını kaldıramadığı için bu ad kırımı operasyonunu sürdüremedi, fakat onun kaldığı yerden ondan sonra gelenler devam etti.

1921 yılında Artvin, Rusya’dan Türkiye’ye geçti ve bu coğrafyadaki Gürcüce, Lazca ve Ermenice olan bütün yer adları bir çırpıda Türkçesiyle değiştirildi. Bir sonraki sene de Yunan işgalinden kurtulan yerleşimlere hızla yeni Türkçe isimler verilmeye başlandı.

Türkiye’de gerçek yer adlarına Türkçe adlar yakıştırma hususunda şampiyonsa Kemalist iktidar oldu elbette. Genç Cumhuriyetin Türk olmak temelinde geliştirilen ideolojisini toplumsal algıda yerleştirmek için kullandığı en önemli araçlardan biri orijinal yer adlarının değersizleştirilip, değiştirilmesiydi. Bu dönemde mezralara, dağlara, taşlara kadar Türkçe isimler veriliyordu.

Mustafa Kemal’in ölümünden sonra cumhurbaşkanı olan “Millî Şef” İnönü de, silâh arkadaşının yolundan gidip, iktidarının bitme yıllarına doğru hazırlanan 8589 sayılı kanunla yer adları kıyımına sürat kaybettirmeden devam etti. Bu kanunda orijinal yer adlarına “yabancı dil ve köklerden gelen” yer adları denmesiyse mevcut iktidarın zihniyetini apaçık orta yere seren sembolik bir isimlendirme olarak değerlendirilebilir.

Ülkede yer adlarının değiştirilmesine ’50-’80 yılları arasında büyük ölçüde ara verilse de 12 Eylül askerî faşist diktatörlüğü döneminde Kürdistan’daki uzak arazi, dağ, yayla isimlerinin sistematik bir biçimde Türkçeleştirilmesiyle Cumhuriyet, bu mesele dahilindeki son darbelerini de ülkenin kadim topraklarının kolektif hafızasına vurmuş oluyordu.

Cuntadan sonra ise yerli yer adlarının değiştirilmesi işlemlerinde bâriz bir duraklama baş gösterdiyse de bu uygulamalar zayıflayarak da olsa günümüzde de sürüyor (8).

Yazının bu durağında bir bilanço isterseniz eğer, şöyle bir tablo çıkıyor; Kemalistlerin iktidara yürümeye başladığı 1913’ten bugüne  yerli dillerindeki 15.585 yer adı devlet eliyle değiştirilmiş. (9)

Yer Adları Değişti Zirâ…

Sosyal, psikolojik ve kültürel anlamda “hoş çağrışımlar yapmayan” Kızbozan, Aptallar, Kötüköy, Batak, Sinekler, Zindan, Şapşal, Çakallar, Kanlıçay, Keller, Gebe, Öküzlü gibi yer adlarını bir kenara koyarsak eğer yer adları değiştirme operasyonunun muradının Türkleştirme olduğu açık. Bu Türkleştirme kampanyası iki biçimde işletildi. Birincisi 1913’te göçen Balkan muhacirlerinin yerleştirildiği bölgelerin adlarının Türkçeleştirilmesinde görüldüğü gibi oradaki eski yerlilerin izlerinin tamamen silinmek istenmesi amaçlı olan. İkincisi, mevcut yerli halkın coğrafyasına koyduğu adın Türkçeleştirilerek o halkın aşağılık kompleksine sokulup, daha kolay asimile edilebilir kıvama getirilmesi niyetli olan. Keza, halkın kullandığı dildeki kadim adın değiştirilip, yerine Türkçe yeni adın geçerli kılınmasıyla aynı zamanda anadilin de yerli halkın gözünden düşeceği hesaplanmıştır.

Mefkuresi Türkçülük, kıblegâhı Türklük olan yeni yönetim, Türkçe dışındaki dillerden yer adlarının varlığını hoş karşılasaydı eğer, asıl tuhaf olan o olurdu zaten. Yeni “teori”lerle yeri, göğü, tüm dünyayı aslen Türk ilân eden Cumhuriyet’in aşması gereken en önemli problem, kendi topraklarındaki gayr-ı Türk unsurlardı! Ermeniler, Rumlar, Asurîler, Yahudiler gitmiş ve kalanlar da hâlen gitmekteydi ama yine de Türk devletinin sorunları bu gidişlerle bitmiyordu. Ülke içinde başta “müzmin problem” Kürtler olmak üzere Müslüman da olsa pek çok halk ve bu halkların kullandığı pek çok dil varlığını sürdürüyordu. Bunun anlamı devlet için “tehlike” ve “tedirginlik”ten başka bir şey değildi.

Bu korkuları aşmak için de herkesin Türk olduğunu tebliğ eden kitaplar, kurumlar ve çalışmalar dışında bir de var olan Türkçe olmayan yer adlarının Türkçeleştirilip, “güzelleştirilmesi” gerekirdi kuşkusuz. İşte bu “dikensiz gül bahçesi” hülyalı asimilasyon politikalarının çok önemli bir ayağı olarak da orijinal yer adlarının süratle değiştirilmesi uygulaması -akıl bunu emreder!-doğal bir netice olarak yürütülmüş.

Bu toponomik kıyım siyaseti, sadece ve sadece, zaten iyice renksizleşmiş olan  bu toprakları büsbütün bir renksizlik esaretinin hüküm sürdüğü bir çöl iklimine mahkum etmek için gerçekleştirildi.

Ha, şunu da söyleyelim ama tüm bu ret, inkâr ve yok etme siyasetine karşın halk, önemli ölçüde kullandığı dilden ya da değil, orijinal yer adlarını korumayı ve kollamayı bildi. Bugün hâlâ insanlar yeni uyduruk isimlerdense, köyleri, mahalleleri için ata, cet ya da eski sâkinlerin yadigarı olan isimleri kullanmayı sürdürüyorlar (10) (11). Çünkü yaşadığın yerin adı, salt bir isim olmaktan da öte hafızadır, dününden bugüne kalandır ve korunmalıdır.

***

*Yazının kurgusu gereği, bu sözün anlamını sona sakladım. Bu bir Laz atasözü, Türkçeye “duvara fasulye ek, yetişir mi?!” diye çevrilebilir. Bu atasözü üzerinden bu toprakların bunca yıllık birikimini bir çırpıda unutturmaya çalışanlara soruyorum, başarabildiniz mi?!

(1) “Karmaşık süreçler”den kastım daha çok, özellikle -kıta Yunanistan’ı dahil- Helen, Ermeni ve Yahudi aydınları içinde İTC’nin kesin iktidarına dek etkili “Osmanlıcı” aydınların olması ve meşrutiyete giden süreçte azınlık aydınlarının Jön Türklerle ittifak etmesi.

(2) Uluslaşma meselesi daha portakalda vitamin değilken Macaristan, bugünkü Romanya’nın kuzeyi ile Ukrayna ve çevresi 1699’da koptu. Bu aynı zamanda Osmanlı’nın “gerileme dönemi” denen periyotunun da başlangıcıdır. Daha sonra 1705’te Tunus (Hüseyin hanedanı), 1805’te Mısır (Mehmet Ali Paşa iktidarı), 1821’de Yunanistan -Balkan Savaşlarından sonra kesin sınırlarına ulaşacak-, 1830’da Cezayir, 1877’de Romanya, 1878’de Sırbistan, Bosna (Avusturya-Macaristan’a bağlandı), 1908’de Bulgaristan, 1911’de Libya, 1912’de Arnavutluk, 1913’de Makedonya ve bu tarihten itibaren Arap yarımadası, 1918’de Suriye, Irak, Ürdün, Filistin Osmanlı’dan ayrıldı.

(3) Türkiye’de Türkçülüğün aslında “ilk ilham kaynağı” Leon Cahun’un “Türkler ve Moğollar”

kitabının 1899 tarihli çevirisidir.

(4) Bu aydınlar daha önce memleketlerindeyken “Türk müyüz; yoksa Tatar mı?” diye de tartışmışlardı.

(5) Bâb-ı âlî Baskını.

(6) Bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için Sevan Nişanyan’ın “Adını Unutan Ülke” kitabına

bakılabilir.

(7) ARMHC (Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) ve ardılı CHF/CHP her ne kadar

inkâr etse de kök ve gelenek olarak İttihatçı’dır. DP, CHP’den, diğer sağ oluşumlar da

DP’den ayrıldığına göre tüm burjuva partilerinin kökeni gelir İTC’ye dayanır.

(8) Bir örnek verelim; Rize’nin Pazar ilçesinde Xunar(i) köyünden başlayıp Melyat’tan

dökülen küçük derenin Lazca adı Xunaritzari’dir, yani Xunar suyu. Devlet buna

“Hunarsu” dedi yıllarca, ancak bu ad da egemenlerin içine sinmemiş olacak ki birkaç sene önce “Hünersu” diye değiştirildi!

(9) Sevan Nişanyan, Hayali Coğrafyalar, 2011, TESEV Yayınları, sf: 50.

(10) Türkiye’de halen halkın kullanımında olan orijinal yer adlarına bir göz attığımız vakit; kaba çizgilerle Sivas, Maraş, Malatya hattından batısının genel olarak Türkçe, Erzurum, Kars, Iğdır ve Erzincan’ın güneyinden itibaren çoğunlukla Kürtçe,Doğu Karadeniz’in güneyinden, Ardahan’ın Erzurum’a doğru güney batısından, Elazığ, Bingöl hattından Muş’a, oradan Van’a doğru parça parça da olsa Ermenice, Rize’nin Pazar ilçesinden Batum’a dek Lazca, Gümüşhane’nin kuzeyinden Trabzon’a, ordan Pazar sınırına kadar Yunanca, Posof’tan ve Arhavi ve Hopa’nın güneyinden Kars’a ve Erzurum’un kuzeydoğusuna doğru güneye gidildikçe seyrekleşse de Gürcüce, Hatay’dan Hakkari’ye dek güney sınır hatlarında da aralıklı aralıklı Arapça ve Süryanice toponimlerin olduğu açıkça ayırt edilebilir.

(11) Meselemizle ilgili bir örnek olması için ekteki listeden Laz ve Hemşinli bölgesindeki orijinal ve değiştirilmiş yer adlarına bakabilirsiniz; http://ismailguneyyilmaz.wordpress.com/2012/09/11/turkiyede-laz-ve-hemsinli-yerlesimleri-listesi-dogu-karadeniz/