Şefik Kalkan ile röportaj: 80 darbesine kadarki süreçte Hopa

0
843

-Kısaca ‘künyenizi’ öğrenebilir miyiz?

1959 doğumluyum. Karabük’de doğdum. Laz bir ailedenim. Ortaokul ve liseyi Hopa’da okudum. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandım ama darbe oldu ve gidemedim.

-Siyasetle tanışmanız nasıl oldu?

Bende aileden gelen bir şey vardı. Politik bir aileydik. Mesela ben 73-74 seçimlerinde, ailemin beş numaralı çocuğuyum, baba Karabük’te demir çelik işçisiydi ve orada CHP yöneticiliği yapmıştı. Babam emekli olup Hopa’ya geldikten sonra hastaydı zaten, 74’te de kendisini kaybettik. ‘73 seçimlerinde Hopa’daydık ve bir de mahallede saygın bir adam, politik bilgisi olan bir adamdı. Mahalledeki kendi yaşıtlarını bizim evde toplardı. Parti programını bana anlattırırdı. Öyle başladı aslında politikleşmem. Lisede paldır küldür işe dalmamın arkasında bu tanışıklık vardı. Mesela çocukluğumda, ortaokul birinci sınıfı ben Karabük’te okudum. Denizlerin asıldığı dönemdi. Bizim komşumuz vardı, mahalle muhtarı, Kürt Ömer diye Elazığlı bir amca vardı, o Adalet Partisi yöneticisiydi. Çocukları vardı yaşıtlarımız, onların kızlarından birisi Denizler asıldığında şey dedi, “Oh sizinkileri astık”. Ben de tepki olarak, biz de günü gelince sizinkileri asarız, dedim. Ve ilk defa babamdan bir tokat yemiştim; ‘seni kapıya asarım onları niye savunuyorsun’, demişti. Çocukluğumda böyle şeyler hatırlıyorum. Partisinin seçim propagandasını bana yaptıran baba vardı, 73’te. Liseye gelince de sol bir kıvılcımla karşılaşınca paldır küldür daldım. Ve öyle gitti işte.

Lise bir-ikinci sınıf öğrencisiyken, o zaman okulda bir takım devrimci faaliyetler başladı. Okulda bir gazete satarak başladık. Özellikle KTÜ’de okuyan ağabeylerimizin siyasetle tanışmamızda etkili olduğunu söyleyebilirim.

-KTÜ’de okuyan ‘ağabeyleriniz’ aile çevrenizden miydi?

Yok, aile çevresinden değildiler ama mahalledendiler. Onlarla bizi tanıştıranlar ilk siyasetle tanışmamıza vesile olan arkadaşlardı.

-Neler yapıyordunuz lisede, muhalefet ettiğiniz şeyler nelerdi?

Lisede ilk boykotumuz okulda bir Atatürk büstü yok diye yapılmıştı. Sanırım 75 ya da 76 olması lazım.

-Lisede gençlik derneği var mıydı?

0 zaman İstanbul Haydarpaşa lisesinde başlayan bir dernekleşme furyası vardı, Lise-Der. İlk Haydarpaşa’ da öğrenci temsilcileri konseyi seçimi yapıldı, biz de oradan örnek olarak burada öğrenci temsilcileri seçimleri yaptık. Sonra dernekleşmeye gidildi, o zaman ben okulu bitirmiştim. Ama ilk temsilcilik seçimlerinde ben de temsilci seçildim. Okul yönetiminden konsey için toplantı salonu aldık. Konseyin aldığı kararlara herkes uyardı.

Şey vardı, her gün bildiri dağıtırdık. Öyle bir imkânımız vardı. Günlük gazete gibi, bildiri dağıtırdık. Gündeme gelen her meselede bildiri dağıtıyorduk. Partizan matbaamız vardı, onla basıyorduk. İki üç arkadaş bir araya geliyor, bildiriyi hazırlıyorduk. Bu iletişim ağı bize çok avantaj sağlıyordu. O dönemde yaptığımız en düzgün iş buydu.

İnanın o kadar ayrıntılı hatırlamıyorum o günleri, benim de yeni olduğum zamanlar. Bizim asıl faaliyetimiz gazete dağıtmaktı, Halkın Yolu gazetesini Önce Militan Gençlikti, sonra Halkın Yolu oldu. Ve buna karşı duruşlar oldu. Çok kısa bir sürede şey yaşadık mesela, mücadele şeye odaklanmış vaziyette, ‘faşist’ dövmeye odaklanmış.

– Onlar nasıl çıktı ortaya?

Onların içerisinde mesela Celal Albay diye Hemşinli bir delikanlı vardı, onları örgütleyen oydu. Kemalpaşa’dan Mehmet Yılmaz vardı. Önce böyle laf atmalar, orda burada solcu kızlara laf atmalar, ters ters bakmalarla başladı ve gittikçe çatışmaya doğru evrildi. Kısa bir sürede de, okula girişlerine izin vermediğimizden belgesini alan Çayeli’ne nakil oldu. Lise tamamen solun hâkim olduğu bir yer haline geldi Mücadele dediğimiz buydu, faşistleri okuldan uzaklaştırmak, dövmek falan. Epey bir zaman sonra da iş devletle sürtüşmeye, çatışmaya doğru evrildi

Yanlış hatırlamıyorsam 30 Mart Kızıldere anması vardı, Mahirlerin büyük posterleri açılmış, yürüyüş yapıyoruz, polis dışarıda. Müdahale etmeye kalkıştılar, polisler darmadağın halde kaçmak zorunda kaldılar, şapkaları yerlerde falan. Daha sonra bu tür günlerde, şey olmaya başladı, bu tür gerginlikler. Sonra 77-78’e geldiğimizde okul boykotlardan işlevsiz hale gelmişti. Ders günü sayısı nerdeyse sıfırlandı. Mesela o dönemde iki tane şey yaşandı. Birincisi Vural hocanın öldürülmesiyle başlayan o miting, büyük bir ivme kattı buradaki harekete.

Vural hoca öldürüldüğü zaman benim yaşadığım şey… Ben o davanın tek tanığıyım. Çok yeniyim tabi o zaman. Akşamüzeri hava kararmak üzere evden şehre doğru geliyorum. Evim Kuledibi mahallesinde. Çarşıya doğru yürürken, iki tane parkalı adam, parkayı kafalarına geçirmişler, yüzlerini örtmüşler yukarı doğru koşuyorlar. İkisini de tanıdım. Bunlar Adalet Partisinin adamlarından, isimlerini falan biliyorum. Biri Arif Topçu’ların çocuğu; amca çocukları bunlar. Hopa’nın en büyük beyaz eşya tüccarıydılar. Çarşıya vardım, parkta baktım Vural hoca yerde yatıyor. Araba çağırdık, kafası kucağımda Trabzon’a gittik, orda öldü, kurtarılamadı. Sonra cenaze…

Olayın şoku geçtikten sonra… Parkta hoca yaralı, yukarıdan parkalı adamlar koşuyor! Ondan sonra bizim TÖB-DER’li hocalara anlattım; böyle böyle bir şey oldu diye. Bağlantılı olabilir mi diye. İfadeye çağırdılar. Dedim böyle böyle. Bunları da aldılar. Şimdi Artvin’de duruşma var. Tanık var ama kim bu tanık, ne diyecek diye herkes tedirgin. Hiçbir şey de çıkmadı.

Adnan Menderesin oğlunun toplantısı vardı eski sinemada. Toplantı çıkışında kalabalık dağılırken, Vural hoca da parkta yürüyor, yanından geçerlerken kilo taşıyla kafasına vuruyorlar. Orta Hopa’dan Toksoylar var, aslında onların parmağı vardı bu işte. Bunu yapanlar, o Toksoylar tutuklandı, Yavuz Muradoğlu, falan tutuklandılar. Benim ifademin bunlarla ilgili olacağını sanıyorlar. Ama ben bunları hiç görmedim. Benim anlattıklarımdan sonra diğerlerim de tutukladılar.

Cenaze törenine gelince…

Çocukluğumdan beri, evlerde, çevrede hep şey muhabbeti vardı; sizi onlar kışkırtıyorlar diye. Vural hoca da tehlikeli bir komünistti el âlemin gözünde. Gençlik hareketleri başladığında Kazım Aktürk’ün, öğretmenlerin adları zikredilirdi bizi kışkırtanlar olarak. Hiç alakamız yoktu onlarla ama, hedef haline getirilen adamlar onlardı. O cenaze töreni Hopa’nın tarihinin en kalabalık cenazesi idi. Ondan sonra Hopa’da solda genel olarak bir hareketlenme yaşandı, yükseliş yaşandı.

Vural Hoca Türkiye’de de işlenen ilk siyasi cinayet aynı zamanda. TÖB-DER’in de ilk şehidi.

-Mahir Çakır’ın öldürülmesi nasıl oldu ve sonrasındaki tepkileri sormak istiyorum? Bir de Mahir Laz, onu öldüren de Laz. Bu durum nasıl karşılandı halk arasında?

Eylül’ün ilk haftasıydı. İnönü caddesinde Mahir ve arkadaşları yürürken Musa Oğuz’la karşılaşmışlar; aralarında bir diyalog geçmiş mi bilmiyorum ancak Musa belki korkudan belki planmış bir şekilde Mahir’i vurmuş. Biz de arkadaşlarla olay yerine doğru yürür haldeydik, silah sesine doğru koşmaya başladık. Yanlış hatırlamıyorsam Haşan Soyer ile birlikte. Katilin kaçtığı yöne doğru koşmaya başladık. Şahin tepesine doğru kaçtığı söylenmişti, izine rastlayamadan döndük.

-Tepkiler nasıl oldu?

Müthiş bir öfke vardı. Faşistlere ait işyerleri dağıtıldı. Ertesi gün kalabalık bir cenaze töreniyle marşlar ve sloganlar eşliğinde Mahir’i toprağa verdik.

-Mahir’in öldürülmesinde ne amaçlanmış olabilir?

Seçilmiş bir hedef olduğunu hiç düşünmedim. Spontane anlık bir olay olduğunu düşünüyorum. Rize’de okuduğu için de Hopa’da bilinen faaliyeti olduğunu sanmıyorum.

-Peki baştaki sorumdaki Mahir Laz, katili de… Yani bir Laz, Türk milliyetçiliği adına birini öldürüyor? Bu herhangi bir yoruma neden oldu mu?

Mahir’in ve katilin Lazlığı etnik anlamda hiç gündeme gelmedi. Etnik kimliği ne olursa olsun faşizme karşı öfkenin dışında bir şeye yol açmadı. Katili çok sonradan Evrensel gazetesinin yazarıyla yaptığı bir söyleşide, cezaevinde Laz olduğu için bu sefer diğer ‘hakiki’ Türk milliyetçileri tarafından dışlandığını anlatmış.

-İhsan Hacımuratoğlu’nun cenaze töreninden bahseder misin?

İhsan’ın kaybı, hem içinde bulunduğu hareket hem de devrimciler için ciddi bir kayıptı. O bulunduğu çevrede önderlik yetenekleri olan ve etkin olan bir militandı.Aynı zamanda diğer siyasi hareketlerle ilişkilerin de bulunduğu çevrede en dürüst ilişkiler kurabilen bir devrimciydi.Kendi adıma İhsan’ın kaybını çok önemli buluyordum. Dışındaki siyasi hareketlerle dostane ilişki kurabilen bir devrimci. O’nun cenazesi karlı bir kış gününde uğurlanırken bile pankart kavgası yapmaya çalışan arkadaşlarını bugün düşündüğümde İhsan’ı daha çok özlüyorum. Devrimciler arası ilişkilerde birlikteliğe bu kadar pozitif yaklaşan en azından o bölgede ikinci bir İhsan yoktu.

-Lise bittikten sonra ne yaptınız?

Gençlik hareketi okul eksenli başlamıştı. Daha sonra ailelerin desteği kazanıldı. 80’lere doğru toplumsal sorunlara karşı ilgimiz daha bir gelişmeye başladı. Çay sorunu, limandaki sorunlar vesaire. İlk çay mitingi Kemalpaşa’da yapıldı. Kemalpaşa bu açıdan Hopa’dan iyiydi.

O dönem çayda sorunlar yaşanıyordu. 2,5 sürüm dayatması vardı, paralar zamanında ödenmiyordu. Kendiliğinden cereyan eden şeyler vardı. Mesela Esenkıyı’da alım yerinde, 2,5 sürüm dayatması vardı. Cemal amca vardı, eksper. Bizim dayatmamız üzerine çayları aldı. Bunun üzerine emekliliği gelmiş Cemal’i amca) işten attılar. Bir bildiri yayınladık, o bildiride bir süre vererek Cemal amcanın işe alınmasını, aksi takdirde fabrikayı basacağımızı söyledik. Sonuçta Esenkıyı’da toplanarak fabrikaya yürüyüş başlattık. Onlar da Cemal amcayı işe aldılar. Yine o dönemde 79’da kasım aralık aylarıydı sanırım, bütün bölgeyi etkileyen büyük bir çay mitingi yapılmıştı. Çay paralarının ödenmemesi üzerine yapılmıştı.

-Kemalpaşa ’daki çay mitingi nasıl oldu?

Çay paralarının ödenmemesine olan tepkiydi. Uzun dönemli bir çalışma falan yoktu. Zaten bir tepki vardı ve öyle bir eylem örgütlendi.

-Ama çay buranın temel geçim ekonomisi. Ve sizde sonuçta sosyal sorunlar üzerinden, halkın sorunları üzerinden siyaset yapma felsefesine sahip bir hareketsiniz. Dolayısıyla halkın sorunlarıyla ilgili daha temelli politikalar geliştirmeniz gerekmez mi? Böyle bir tartışma, arayış var mıydı gündeminizde?

Öyle bir bilinç olsaydı zaten 12 Eylülcüler o kadar kolay başarılı olmazdı. Ama o düzey yoktu. Potansiyel var. Her köyde kahramanlarımız var ama öyle bir iktidar olma bilinci yok.

Biz liseden sonra Halk Bilimleri Derneği diye bir dernek kurduk. Daha doğrusu önce Halk-Der diye kuruldu, kapatılınca Halk Bilimleri Derneği olarak yeniden kurduk.

İlk Halk Derneği kaç yılında kuruldu?

78’deydi. Dernek adına faaliyetlerimizi yürütüyorduk. Kurucu başkanı bendim. Köprücüler köyünde de dernek şubesi açıldı. Sedat Civelek falan vardı dernekte. Geçen yıllarda trafik kazasında kaybettik. Kurucular arasında kimler vardı şimdi hatırlamıyorum. Kapatılmasının nedenini de hatırlamıyorum. Sonra Halk Bilimleri Derneğini kurduk. Orda halkoyunları ekibi falan oluşturduk. Düğünlere gidip gösteri yapıyorduk, para kazanıyorduk dernek için. Bir seferinde Ardeşen’den belediye başkanı düğüne davet etmişti. Arhavi’de gözaltına alınıyorlar, bize de haber salıyor emniyet müdürü; gelsin Hopalılar kurtarsın diye.

Arhavi polisi Hopa’dan giden Halk Der üyelerini gözaltına alıyor, gelsin Hopalılar kurtarsın sizi diyorlardı. Arhavi emniyet müdürü ile bir olayımız vardı. Bir seferinde Hopa’daki bir olaya müdahale ediyor. Hükümet konağının önünde iki tane faşisti dövüyor bizim gençler. Ben o gün elimde gazeteler sokakta yürüyorum. Şimdi Okan Karaman’ın binası var ya tam onun önünde arkamdan bir tekme yedim, şimdi seni kim kurtaracak diye sırtıma bir yumruk indirdi bu komiser. Elimdeki gazete tomarıyla suratına patlattım, yere serildi. Çevrede kim varsa toplandı hemen, ‘siz bu adama dokunamazsınız’, falan diye. Komiserin tavrı şu oldu; yerden kalkıp koluma girdi, “Ya söyle bunlara, ben sana sadece bir karakola gel ifadeni alalım diyecektim, niye böyle kızıyorlar bunlar, gelmezsen de olur” diyor. Bir daha gelmedi Hopa’ya bu adam. Darbeye kadar Arhavi tünelinde beni bekledi! Acayip bir sahiplenme ve tepki birazdan burayı basmaya geleceğiz” dedi “sen orda oturacaksın, seyredeceksin, demeğe ait ne almışsanız alıp gideceğiz yerinden bile kalkmayacaksın” dedi Emniyet amiri “kalbimi kırıyorsunuz ama” dedi. Arkadaş da dedi ki, “ha, sesini çıkarırsan kafanı kıracağız” Hemen görevlilere” bu arkadaşların demeğinden ne aldınızsa getirin geri verin” dedi. Aldık çuvalları. Sonra bir de, “senin çapulcuların şu kadar para çalmış senin çapulcuların o parayı da demeğe göndereceksin “dedik. Para mara yok, bu işin şey tarafı. Peki o zaman, savcıya şey edelim dedi.

Savcıya başvurduk, şu kadar paramız çalındı diye. Bütün topladıkları malzemeleri, dergileri kitapları falan aldık çıktık.

Haftasında sokaktaki etkiye bakıyorsun, muhbir orda, muhbirin feleği şaşmış; emniyet amiri bağırarak yalvarıyor, orda görünmek de onu zorda bırakmaya yeter. Ondan sonra sokaktaki değişen yüzlere bakıyorsun. Hani şucu ya da bucu olsa da sana her şart altında iyi adam diyenler var. Bir de yüzüne karşı gülüp arkadan kuyu kazanlar var. O kuyu kazıyanların ilgisini göreceksin, yakınlık gösterilerini… Mesela biz bir tutuklama yaşadık, 50 bin lira kefalet istediler; iki tane araba alırsın o parayla. Adalet Partili biri ödedi o parayı. Çocuklar kefalet için para toplamaya çıkmışlar, o “parayı ben ödeyeceğim” diye çıkmış, ödemiş.

Bunun cevabı yok. Sadece bildiğin bir şey var, kendi iradenle yapıyorsun, yani senin adamının sana sahiplenmesi normal bir durum ama hiç tanımadığın biri sen benim yeğenime nasıl dokunursun diye sana sahip çıkıyorsa, bu başka bir güç aslında Polis, Artvin valisine diyor ki, “Kime dokunayım, buradaki Adalet Partili bile komünist” diyor.

Mesela şöyle şeyler oluyordu; biri Topaloğlu Termik’te bekçi idi, biri de Ardala’dan, ikisi de sarhoş, köprüde duruyorlar. 25 plakalı kamyonu durduruyorlar, ehliyet ruhsat soruyorlar. Ama zil zuma sarhoşlar. Adam mırın kırın ediyor, aslında 08 olsa yapmazlar ama Erzurumlulara karşı öyle bir şey vardı. İlk dönemlerde, 75’lerde, Erzurum Üniversitesinden faşistler gelip Hopa’da saldırılar düzenliyorlardı. Son bir saldırıda bir iki tanesi bıçaklandı, ondan sonra da pek olmadı. İşte bu dışarıdan taşımalarla yapılan saldırılardan dolayı da sokağın yönü hep bizim taraftaydı. Dışarıdan gelip de bizim çocuklara… Mesela Erbakan’m taşlanması, kola, gazoz şişeleriyle arabasının parçalanması da. O’nu sokmuyoruz, Emniyet müdürü bize yalvarıyor, hoca konuşsun diye. “Hayır, karar aldık konuşturmayacağız diyoruz.”Bu bir avuç piçi dağıtın “diye

mikrofondan bağırdı Erbakan. Bir avuç piç ha… O bir avuç piç lafı yüzünden savaş alanına döndü ortalık. Otellerden, oradan buradan şişe yağıyordu. Paramparça oldu kaç tane arabaları. Arabalarda silahlar da çıktı. Bırakıp kaçtıkları arabaların birkaç tanesini denize atmıştık.

79 bir mayısında uğradığımız saldırı var. Rize de düzenlemiştik o yıl.

0 zamanlar 1 Mayıslar mesela 77’yi Trabzon’da, 78’i Hopa’da, 79’u Rize’de yaptık. Bölge olarak kendi tercihimiz. Trabzon’da yapmamızın nedeni. Halkın Yolu olarak kalkış noktamız orasıydı, oradan besleniyorduk siyasal olarak. Biz Halkın Yolu olarak düzenliyorduk mitingleri. Diğer siyasetler de katılıyordu, Halkın Kurtuluşu falan. Devrimci Yol Artvin’de var o zaman. Trabzon’da yapılan mitingin havasını şimdi daha iyi anlıyorum, öyle bir terör estiriyorlar ki, topu topu var 250-300 kişi Trabzon işgal altında sanki, ordu birlikleri sokaklarda, çatılarda keskin nişancılar. İşte 1 Mayıs 77 programlanmış, Taksim’de olanlar programlanmış, Trabzon’da olanlar oranın yansıması. İlk defa biz o bölgede böyle bir şey yapıyoruz, dediğim gibi bir avuç adam var. Ama adeta darbe olmuş, sıkıyönetim ilan edilmiş gibi bir hava var. Sayımız o kadar az olmayabilirdi, öyle tedirgin ettiler ki bizi, normalde katılacak olan birçok kişi katılamadı. 79’daki 1 Mayıs daha kalabalıktı ama dönüşte uğradığımız saldırının bir etkisi oldu. Çayeli’de uğradığımız bir saldın var. Yaklaşık 35-40 araçlık bir konvoyumuz var, buradan giden. Çayeli’ne girer girmez dağdan taştan, bütün binalardan tuğla ve taş yağıyor. Arabalar haşat oldu, gitmiyor artık. Arabalardan ateş açılmaya başlandı. Çıt kalmadı, her şey kesildi o mermilerden sonra. Çayeli’nin çıkışında bir cami var, o caminin orada jandarma çevirdi. Arama yapıyorlar ama tek aradıklan silah. Saatlerce dayak yedik, benim bir omzum deliktir dipçik darbelerinden dolayı. Onun devamında, o gün Pazar’dan başlayarak Hopa’ya kadar ülkü ocaklan ve MHP bürolan sökülüp denize döküldü. Tüm demirbaşlarr, tabelaları dahil. Hepsi kapatıldı ve darbeye kadar da açılmadı. Hopa’ya geldiğimizde, Hopa’da da, Albayların oteli yok mu, orda kurşun attılar, iki üç arkadaş yaralandı. Kurşun sıkanları komiserin biri arabasına almış kaçırıyor. Bu öğrenildi, bu sefer emniyet abluka altına alındı.

Komiser ilçeyi terk etti. Mesela Çayeli’ndeki saldın sonrası müthiş bir dayanışma oldu. Hasar gören arabaların masraftarı bir saat içinde toplandı. Bir çağrı yapıldı ve bütün masraflar toplandı. Hiçbir şoför mağdur olmadı. Bu olaydan sonra ortada ‘düşman’m kalmadığı bir dönem başladı. Sonuçta odaklandığın hareket tarzı, faşistlerin bertaraf edilmesi üzerinden şekillendiğinden kendimizi aslında boşlukta hissetmeye başladık. Daha serbest hatta gevşek davranmaya başlandığı dönem. Artık gece yazılamalarını gündüz yapıyoruz falan.

Her sabah olduğu gibi 8.30-9.00 gibi kalktım, çarşıya indim. Ulusal basmda ne var ne yok incelemesini yaptım. Limanda gübre boşaltma işinde çalışıyordum.

Çeşitli firmalar burada temsilcilikler açmıştı. Hopa limanından İran’a, Ortadoğu’ya gönderilen azotlu gübrelerin yükleme-boşaltma işinde çalışıyorduk. Hem paraya ihtiyacımız vardı. Kazandığımız parayla dergimizi finanse ediyorduk. Ücretlerin düşük olma sorunu vardı. Hopa limanına bir yüklenme vardı ve sanırım Trabzon limanında Dok-Gemi-lş sendikasının örgütlülüğü vardı. Bir gün çalıştık, sonra dedik ki bu ücrete çalışılmaz. İtiraz ettiğimizde soyguncu musunuz tabirinde tepkiler almıştık. Patron Kasımoğlu’ydu. O zamanki ücretleri tam bilmiyorum ama yüz kuruş sayarsak, bir anda 100 kuruştan 300 kuruşa çıktı ücretler. Ya bu parayı ödersin, ya bu iş biter demiştik. Durduğu her gün para cezası ödüyorlar, pazarlığımız bir saat sürmedi, hemen kabul ettiler. Ben de bu kadar kolay bir şekilde bu talebimizi kabul ettiklerine göre bu işte büyük paralar döndüğünü düşündüm. Sonra Trabzon’la irtibata geçtik. İşçilerin daha sağlıklı çalışması için gerekli olan başka ne haklar gerekli diye. Gübreler taşınırken eldiven kullanılması gerektiğini ve zehirlenme olasılığına karşı her gün belli miktarda yoğurt verilmesi gerektiğini öğrendik. İki gün sora bunları da istedik. Hemen eldiven ve yoğurdu da verdiler. Tabi önce bu taleplerimiz reddedilmişti. Biz de çalışmayız demiştik. Bu ara Kasımoğlu özel görüşme yapmak için beni bir yere çağırdı “Şefik senin bunlarla ne işin var, sana istediğin kadar para vereyim, çekil kenara bunlarda ne halleri varsa görsün”.

Bana bunları sen kışkırtıyorsun diyor. İşte bunlar Hemşili, Poşa vs.dir, senin bunların arasında ne işin var, diyor, biz arkadaşları topladık ve patron böyle böyle diyor diye bilgilendirme yaptık. Hemen müdahale etmeye kalktılar “sen ne biçim konuşuyorsun, bizi rezil ediyorsun”.

Toplantıdan sonra limana gittim, işte o gün sendikaıun kuruluş hazırlıklarına başlamıştık, yani o gün tüzük elimize geçti, gerekli mevzuatların ne olduğunu tartıştık. Ertesi gün, yani 12 eylül günü sendikaıun kuruluşu için müracaat yapacağız.

Zafer Yılmaz, Namık Albayrak, Yavuz Aytaç, Mustafa özgüven. Yaşar Ustabaş vardı, diğerlerini pek hatırlamıyorum. Ertesi gün darbe oluyor. Erzurum İspirli işçiler vardı, yıllar sonra onlardan biri anlattı. Siz gittiğinizde ne oldu biliyor musunuz dedi. Oraya bakan yüzbaşı gelmiş, 100 kuruşken 300 kuruş olan ücretleri büyük bir oranda aşağı çekmiş ve demiş ki ‘buna itirazı olan var mı çıksın, önce onu dinleyeyim’. “Biz sıfıra yakın o ücretle çalıştık” dedi, “ve sizin kıymetinizi o zaman öğrendik” dedi

O gün bir şey daha oldu. Evimi bastılar. Bana haber verdiler, evi polisler kuşatmış diye. Eve gittim, dergileri, kitaptan toplamışlar, merdivenlerin üzerine yığmışlar. Dedim ne oluyor burada Ben bu kitapları kitapevinden aldım, para verdim, nereye götürüyorsunuz, bırakın onları. Siz bilirsiniz dediler ve bırakıp gittiler. Hiç bir şeye el sürmediler.

Ertesi gün oldu, 12 Eylül sabahı. Annem ‘kalk oğlum’ dedi, ‘kalk burada durma, dağa git’. Ne oldu dedim,’darbe oldu’ dedi. Ben de bir şey olmaz dedim. Bak şimdi psikolojiye, onlar kim oluyor da buradan beni alacaklar. Devleti tanımama, bir gün önceki baskında kitapları bıraktırmışsın, ertesi gün de aynı moddasın. Annem kadar aklım olmadı, darbe var, kalk git evden diyor bana Yataktan kalktım, baktım ev kuşatılmış.

Eve girdiler, arama yaptılar. Ben de son derece rahatım. Baktım yine aynı çuvalları hazırlamışlar. Bırakın o çuvalları dedim. O bir gün önceki polis önce bıraktı, sonra birden sıçrayarak ‘ne bırakması, darbe darbe’ diye haykırmaya başladı.

O öyle deyince sizde nasıl bir tepki veya duygu oluştu?

O öyle darbe darbe deyince işin farkına sonradan varmış oluyor ama ben de sonradan farkına varmış oldum. O tabloyu aylarca düşündüm ve güldüm. O bir gün önceki psikoloji ile bir gün sonra darbe darbe deyince benim daha itiraz etmemem durumu. Evden çıkıyoruz. Ufak kardeşim benden iri yarıdır biraz, balkonda duruyor eşofmanlarla eli cebinde. Polis şefi “şu adamın boyuna poşuna bakın, mutlaka onda da bir şey vardır, onu da alın”, dedi Bu ana kadar annem olan biteni izliyor. O an annemin Lazlığı tutu: “O bir şey yapmıyordu, onu bırakın” diye polislere müdahale etmeye başladı. Neyse bizi cemseye bindirdiler. Polis şefi bana bir avuç fındık uzattı Tam fındık toplamanın son zamanlarıydı. Bana “çok lazım olacak” dedi Hopa taburuna getirdiler. Gayet kibar muamele ettiler, o akşamda alıp Artvin’e götürdüler. Bir iki gün öğretmen evinin bodrumunda kaldık. Sorgular başladı. Artvin’in ilçelerinden her taraftan insanlar getirmişlerdi.

Siyasetin genel atmosferi sürekli gerginlikle şekillenmişti. Yani siyasetin bütün uzuvlarının eli cebinde gezdiği bir dönem. Siyasal cinayetlerin biraz da kovboyculuk boyutu vardı. O günkü atmosferde bile bunların yanlış olduğunu düşünüyordum. Yani son dönemlerde kafamda beliren soru şuydu; MHP tabelasını, faşistleri görünce kuduruyoruz, aynı tepkiyi iktidarın kurumlarına göstermiyorduk. Bunda bir yanlışlık vardı. Düzenin asli temsilcilerini görmeyip de sokaktaki üç beş faşisti boy hedefi haline getirmek, onlarla çatışmak, işin aslının gözden yitmesine neden olmuştu, işte bunlar sınıf mücadelesinin bıyık sakal meselesine indirgeyen birçok böyle kavgalar yaşanıyordu. Zaten kitle desteğinin bıçakla kesilmiş gibi geri çekilmesi de bunla ilgilidir. Bir sınıf mücadelesi yaratmaktan MHP’lilerle solcuların kavgası boyutu aşılamadı, orada kalındı. Darbecilerin de en çok kullandıkları argüman bu oldu zaten; kardeş kavgası, sağ-sol kavgası falan…

Geriye dönüp baktığımızda örgüt-mörgüt olmadığımızı gördüm. 80 yıllık yönetim deneyimi olan, Osmanlı deneyimi olan bir yapıyla bu kafayla baş edemezsiniz.

İyi niyetli, samimiyetli, ateşe elini sokan yüzlerce insan var. Ama ortada işlevli bir mekanizma yok. Ha bu gün o mekanizmalar var, ama o günkü cüret ve temizlik yok. Herkes başladığı yerden itibaren biliyor. Dün nerede tökezlemişler, nerde çiçek açmışlar kimse onunla ilgilenmiyor. Yeni bir kuşak yeni bir kalkışma yapacaksa, o dönemin gerçeklerini önce kendine itiraf etmek gerekiyor. Ama bizde bir gelenek var. Sadece ölülerin ardından ağıt yakıp, geçmişi unutturmak gibi bir gelenek. Sokakta çete tabelalarıyla uğraşılırken, aslında devlet olgusuyla bir hesaplaşma yaşanmamıştı. Son zamanlarda bizde öyle bir bilinç oluşmaya başlamışsa da kitlede henüz öyle bir şey oluşmamıştı.

Bu röportaj 2008 yılında BirYaşam Dergisi 3.sayısında yer almıştır.