İktidarın ölülerle savaşı – Mustafa Alp Dağıstanlı

0
244

Mustafa Alp Dağıstanlı

Devlet, en son, Suruç katliamında ölenleri anmak için toplanan insanlara saldırdı. Hepsini saymaya gerek yok, AKP (ve MHP) devletin öldürdüğü, öldürttüğü, ölümüne sebep olduğu insanların anılmasına, onlarla ilgili adalet talep edilmesine tahammül edemiyor, hem saldırıyor hem de adalet ve araştırma taleplerini reddediyor: Çorlu’daki tren kazası, madenlerdeki iş cinayetleri, Ankara’daki terör saldırısı, şüpheli asker ölümleri, Diyarbakır saldırısı, İstanbul Atatürk havalimanındaki saldırı…

Devlet, AKP iktidarı “Ölüleri gömün”, diyor, “ölülerinizi gömün. Toprağa gömmeniz yetmez, kalplerinizde de, beyninizde de gömün.”

İstediği şey unutmamız değil. Değil, çünkü unutmak, yakamoz yapan balık gibidir, derinde, o koyu karanlıkta aniden parlayıverir, kendini vareder yeniden. Unutmak, hafızanın bir edimidir; hafızaya dahildir. Unutmak, başka tür bir hatırlama, başka bir tür yaşatmadır. An gelir, unuttuğumuzu hatırlarız mesela. Unutmak bir anda hatırlamaya dönüşebilir böylece; balığın yakamozu gibi.

Hatırlamak en küçük direnç birimidir. İşte bu yüzden ölülerimizi unutsak bile devlete yetmez, tehlikeli bulur onu. Çünkü devletin öldürdüğü, öldürttüğü, ölümüne sebep olduğu kişiler, ölülerimiz, gömülmeyi reddeder, gömülmeyi sorgular, niye öldüklerini, düzeni, hakim zihniyeti, devletin varoluşunu sorgular. İşte bu yüzden devlet, ölülerimizi zihnimizde de gönlümüzde de yoketmemizi, hatta daha da ötesini, ölülerimizin hiç yaşamadığını, hiç varolmadığını kabullenmemizi istiyor.

Cumartesi Anneleri’ni düşünün. Çocukları devlet tarafından yokedilmiş analar babalar kardeşler neyi unutabilir? Ya kendilerini yokederek unutabilirler ya çocuklarını yokederek. İkincisi mümkün değil. Unutamayacaklarını devlet de biliyor, işte bu yüzden, yokettiği insanları yakınlarının da yok saymasını istiyor aslında.

Tayyip Erdoğan, 2011’de başbakanken Cumartesi Anneleri’yle görüşmüş, onları dinlemiş, notlar almış, “Sizin sorununuz benim ve kabinemin sorunudur. Arkadaşlarıma talimat vereceğim, kayıplar için çalışma başlatacağım” demişti. Anneler adaletin sağlanması, faillerin bulunması için bağımsız komisyon kurulmasını istemişlerdi. Erdoğan şimdi o toplantıyı, orada söylediklerini hatırlamıyor bile, hatta öyle bir toplantıyı yoketmiş olmalı kendisi için. Arkadaşlara ve polise verilen talimatların da Cumartesi Anneleri’ne saldırı için olduğu ortada.

Erdoğan’la AKP’si, daha önce değilse bile, Cumartesi Anneleri’ne saldırarak, devletin yokettiği insanları yoksayarak, eskisiyle yenisiyle o devletin en karanlık, en cinai tarafını sahiplenmiş, üstlenmiş oldu. İşte bu yüzden ölülerden korkuyor. “Ölüleri gömün!” diye buyruk verip duruyor.  O ölüler de gömülmeye direniyor. Analar babalar kardeşler de gömmeye direniyor. Berkin Elvan da direniyor, Rabia Naz da, Ali İsmail Korkmaz da, Metin Lokumcu da, Denizler de, Sabahattin Ali de direniyor.

Amerikalı yazar Irwin Shaw, 1930’larda çarpıcı bir savaş karşıtı oyun yazmıştı: Ölüleri Gömün. Oyunu Coşkun Büktel merhum Türkçeye çevirmişti yıllar önce, beş altı yıl önce de Devlet Tiyatroları sahnelemişti. Oyun bir savaşta geçer. Üç beş asker, ölen askerleri (“şehit”) gömmektedir, fakat ölüler gömülmeyi reddeder, dolayısıyla “şehit” olmayı da. Kilise (Cami), ordu, siyaset, toplum hepsi de kabul edilemez bulur bu başkaldırıyı. Ölüleri ikna etmek için bu kurumların herbirinden elçiler gelir gider, ama ölüler gömülmeye direnmekte ısrar eder, dahası ne için savaştıklarını, ne için öldüklerini sorgularlar.

Generallerden biri şöyle der:

Savaşlar ancak ölüler gömüldüğü ve unutulduğu zaman kazanılabilir. Gömülmeyi reddeden ölüleri bizler nasıl unutabiliriz? Ama onları unutmak zorundayız. Bu dünyada ölülere yer yok. Onlar ancak en acı mutsuzlukları getirebilir — size, kendilerine ve herkese.

2015’te PKK saldırısında ölen Yüzbaşı Ali Alkay’ın cenaze töreni de “ölüleri gömün” durumuydu. Abisi Yarbay Mehmet Alkan, cenaze töreninde şöyle bağırmıştı:

Düne kadar çözüm diyenler ne oldu da sonradan savaş diyor. Saraylarda 30 tane korumayla gezip, zırhlı arabalara binip ’Şehit olmak istiyorum’ diye bir şey yok.

Abinin ağzını tıkamak mümkün olmamıştı, bir an önce namazı kılıp ölü askeri gömmeye bakıyordu herkes. Abi Mehmet Alkan mezarlığa polis arabasıyla götürülmüştü.

Tabii başına bin türlü çorap örülmüştü; ordudan ihraç edildi, FETÖ üyeliği suçlamasıyla yargılandı. Daha yeni beraat etti.

Kardeşi “şehit” olmuştu, Mehmet Alkan, şehit bir kardeşle yetinmesi, hatta böbürlenmesi gerekirken, şöyle sorguluyordu kardeşinin ölümünü ve ölü kardeşinin gömülmesini şöyle reddediyordu:

Buradaki vatan evladı daha 32 yaşında. Vatanına, sevdiklerine doyamadı. Bunun katili kim? Bunun sebebi kim?

Şehitlik unutmanın da, hatırlamanın da en tehlikesiz, en acısız, en kullanışlı yoludur. Türkiye’nin Erdoğanı, şehit sevicilikte hiç de yalnız değildir, dünya tarihi şehit sevici bu yöneticilerle, askerlerle, din adamlarıyla, kitlelerle doludur.

Neyi nasıl hatırlayacağımızı, neyi nasıl adlandıracağımızı, neyi nasıl eyleyeceğimizi baskı yaparak, rıza üreterek belirlemeye çalışır iktidar. Ankara, Diyarbakır, Suruç … katliamlarında, Gezi’de, Soma’da ölenleri anmak yasaktır, polisini üstümüze salar.

Anmak hatırlamaktır, unutmamaktır. Anılmayı, unutulmamayı hakedenler, şehitlerdir, yani gömülmeye direnmeyenlerdir. Öbür anmalar direniştir. Ya gömülmeyi reddedenler çoğalırsa. En küçük direnç birimini, hatırlamayı, tehdit olarak görüyor bu yüzden iktidar. Korkuyor.