Bahçeli’nin ülküsü: Kadro | Deniz Topaloğlu

0
451

Deniz Topaloğlu

Birbirlerine kavgada söylenmeyecek laflar söylediler.

R.T. Erdoğan, Bahçeli ve partisine;

“Bunlar kafatasçı. Bunların milliyetçiliği nasıl bir şey biliyor musunuz? Bunlar önünü kestikleri adamın sağcı mı solcu mu olduğunu öğrenmek için ne derler biliyor musun? ‘Fatiha’yı oku.’ Sonra da yanlarındaki arkadaşlarına dönüp ‘doğru okudu mu’ diye sorarlar.”

 “Irkçılık yaptınız, kavmiyetçilik yaptınız. Kabilecilik yaptınız, şeytani olan anlayışa hizmet ettiniz. Ondan dolayı bu ülkede sıkıntının hep kaynağı oldunuz. Kimse bizim karşımıza Türklükle de çıkmasın. Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız.”

 “Diyor ki, Taksime 5 bin gençle gelecekmiş. Beni bin Bozkurt’la Kasımpaşa’ya kadar kovalayacakmış. Allah Allah, sayın Bahçeli sen Bozkurtlarla mı dolaşıyorsun? Bozkurtların sana hayırlı olsun. Ben, Bozkurtla dolaşmıyorum. Ben eşrefi mahluk olan insanlarla dolaşıyorum..”  derken,

Devlet Bahçeli’nin, Erdoğan’a;

“Erdoğan’a şeref nedir diye sorsak, ‘ilk kez duyuyorum, nerede satılır, hangi villada bulunur’ der”

“Erdoğan Cumhurbaşkanı olmasına rağmen bize yavru muhalefet demeyi sürdürmektedir. Bize yavru diyen, seni asıl kimler yavruladı, hangi küresel tezgâh ve projeden doğdun, gel önce bunu aydınlığa kavuştur” diyerek cevap verir.

Bahçeli’nin “Bilal’in içinde olacağı sıfırlanan paraların hesabını sormayacak mıyız? Bu sürecin bir tarafında Bilal var. Versin Bilal’i alsın iktidarı.” sözü üzerine;  Erdoğan’ın,  “Sen kimsin? Benim evladımla ilgili iktidar bağlantısını nasıl kurarsın. Nasıl böyle bir hakareti yaparsın? Ama evladı olmayanların böyle bir saygısızlığı yapmasından daha doğal bir şey olmaz… Çünkü bunlar aile nedir bilmez, evlat nedir bilmez… Nedir o Mussolini, Hitler, aynaya bak ya. Önce kendinin nerede olduğunu görürsün…” demesi hala kulaklarımızda

Sigmund Freud sevgi ve nefreti, birbirini sürekli olarak tamamlayan, besleyen duygular olarak tanımlar. Sevgi ve nefret, bir nevi Habil ve Kabil gibidir. Kardeş duygular olarak yan yana dururlar ve üstünlük için fırsat kollarlar, birbirlerine dönüşüp dururlar.

Peki, bu nefret aşk ilişkisine nasıl dönüştü? Birçok insan Bahçeli’nin bu hızlı dönüşünü Erdoğan’ın elinde bulunduğuna inandıkları uygunsuz bir kasetin şantaj malzemesi olarak kullanılmasına bağlar. Bu fikirlerini bir dönem siyaseti kasetler ile dizayn etmeye dönük örneklerin gelişigüzel ortaya saçılmasına ve bunun siyaseten polemik malzemesi olarak hoyratça kullanılmasına bağlarlar ve buradan hareketle Bahçeli’nin siyaseten rehin alındığını savunurlar.

Bana sorarsanız ilgisi yok derim. Neden mi?  Bir dönem CHP’lilerle aynı anda ortaya saçılan MHP’li bazı yönetici ve vekillerin uygunsuz görüntüleri akıllarda tazeliğini korurken, hemen sonrasında dolaşıma sokulacak Bahçeli kasetinin yaratacağı onulmaz tahribata, parti içi muhalefetin yıkıcı etkisi de eklenince MHP ve Bahçeli’nin uzun bir süre iktidar için dikensiz bir gül bahçesi olacağı açık iken, var ise bu tarz bir niyetin hayata geçirilme şansının heba edilmesi ya da siyaseten öngörülememesi düşünülemez.

MHP, fiziken iktidar olmaktan çok fikren iktidar olmayı ve devlet içinde en aşağıdan en yukarıya kadar kadrosal bazda hâkimiyet kurmayı daha kıymetli bulan, bunu reaksiyoner siyaset tarzları açısından da daha tercih edilir bir seçenek olarak gören bir partidir. Bu çerçevede özellikle güvenlik bürokrasisinin her basamağında başat bir varlık göstermeye her zaman büyük önem atfetmişlerdir. Bu önem sonucudur ki polis teşkilatında ciddi bir örgütlülüğü olan parti, özellikle 12 Eylül sonrası Pol-Der’in kapatılması ile tasfiye edilen “sol-sosyal demokrat” polislerden sonra artık emniyet içinde tartışmasız bir güç haline gelmiştir. Bu örgütlenme arzusu sadece polis teşkilatı ile sınırlı kalmamış, ordu, yargı ve diğer bürokratik mekanizmaları da içerecek şekilde genişlemeyi, yayılmayı beraberinde getirmiştir. Devlet bürokrasisi içerisinde genel müdürlükten daire başkanlığına, müdürlükten sıradan memurluğunu da kapsayan bu yaygın örgütlenme büyük ölçüde başarı kazanmış, başarısını AKP-FETÖ ortaklığına kadar büyük oranda sürdürmüştür.

AKP-FETÖ ortaklığı devlet bürokrasisi içerisindeki milliyetçi kadroların zamanla güçlerini yitirmesine, etkinliklerinin azalmasına, yıpranmasına ve nihayetinde büyük oranda tasfiyesine yol açmıştır. Bir zamanlar devlet bürokrasisi içerisinde yer alabilmenin yegâne koşulu olan “milliyetçilik” zamanla yerini “Gülenci” olmaya bırakmış; kısmı tasfiyeler, soruların çalınıp Fetöcülerin yığınsal olarak kadrolaşması ile açıktan bir tasfiyeye dönüşmüştür. Susurluk skandalından, Ergenekon ve benzeri ‘kumpas’ davalarına kadar yapılan iş “derin devletle hesaplaşma” görünümü altında yürütülen Fetö’cü kadrolara alan açma maksatlı girişimidir.

FETÖ’nün tasfiye hareketi çok büyük bir oranda başarı ile sonuçlanmıştır. Üst düzey güvenlik bürokrasisi  özellikle emniyet, ordu ve yargı bürokrasisi içerisindeki  “ülkücü kadrolar” ve “ulusalcı” kadrolar  kumpas davaları büyük oranda tasfiye edilmiştir. Bakanlıklar, belediyeler ve bağlı kuruluşlarda da yaşanan tasfiye sonucunda bürokrasiye hakim olan Fetöcüler, ihale eleğinden bir kırıntı bile kaçmayacak şekilde sistemi dizayn etmişlerdir. Dolayısı ile yukarıda Bahçeli’nin bir dönemki muhalefetini devlete sırtını her daim dayamaya alışmış, korunup kollanmış, devlet kapısında dağıtılan ulufelerden aslan payını almaya alışmış  “milliyetçi kadroların” AKP-FETÖ ortaklığı sonucunda üvey evlat muamelesi görmesine bağlamalıyız.

Peki, Erdoğan ve Bahçeli’nin birbirlerine olan nefreti ne oldu da aşka dönüşüp “Cumhur İttifakını” meyveledi. Normalde yukarıda aktarılan sözleri birbirlerine söyleyenlerin bırakın ittifak yapmaları, yan yana gelmeleri, aynı havayı solumaları bile düşünülemez.  Ancak mecburiyetler mahcubiyetleri unutturur. AKP bunca yıllık iktidarına rağmen kadro partisi olamamış, MHP de bürokraside pişmiş onca kadrosuna rağmen Fetöcülerin olduğu yerde kendine yer bulamamıştır.

Bahçeli ve onun MHP’sinin,  Erdoğan ile flörtünün hemen 15 Temmuz sonrasına denk gelmesi bu anlamda oldukça manidardır. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra gündeme getirdiği Başkanlık Sistemi’ne de şiddetle karşı olan Bahçeli, 15 Temmuz’dan sonra ise tutum değiştirir; sürpriz” açıklamayla, Erdoğan’a “başkanlık önerisini Meclis’e sunması” çağrısı yapar. Sonrası malum  “Cumhur İttifakına” kadar gelir. MHP ve Bahçeli’nin 15 Temmuz sonrası yürütülen “Fetönün tasfiyesi” sürecinde, kendilerinin FETÖ ile iltisaklı bir takım kişiler üzerinden operasyona maruz kalma korkularının onları AKP’ye doğru meyletmeye mecbur bıraktığını düşünmüyorum.

Bahçeli’yi ve onun MHP’sini AKP’ye yaklaştıran şey FETÖ üzerinden yapılan üstü kapalı bir tehdit değil, Fetönün tasfiyesi dolayısı ile devlet içinde boşalan kadroların yarattığı heyecandır. Yıllardır güvenlik, yargı ve diğer kurumlarda bürokrasiye egemen olmuş bir gücün, kısa sayılabilecek bir ayrılıktan sonra bürokraside egemenliğinin olmadığı durumda bir hiç olduğunu kavraması üzerine yaşanan fobik bir heyecanın tezahürüdür bu. Dolayısı ile yaşanan bu heyecan dünden bugüne yaşanmış bir çark etme eyleminin açıklanmasına, izah edilmesine ihtiyaç duymaz. Sonuçta kurt yuvaya dönmüştür, nasıl döndüğünün bir önemi yoktur.

Yuvaya dönen kurt, daha döner dönmez operasyonel yeteneğini sergilemeye başlar. İttifak ortağının siyaseten söylenmiş  “Türkiye İttifakı” sözünü bile devlet içinde iyice yuvalanma faaliyetini sekteye uğratacak bir tehdit olarak gören, rantı, ittifaka katılma olasılığı olan bir başkası ile paylaşma tehlikesini “memleketin bekası” ile ilişkilendiren Bahçeli ve partisi MHP; tam işleri hal yoluna soktum derken seçimde kaybedilen İstanbul, Ankara, Antalya, Adana, Mersin gibi büyük illerin belediyelerinden kendilerine doğru akacak olan kadrolaşma ve rant olanağının berhava olması üzerine bir yandan İstanbul seçimlerinin tekrarlanması için hezeyan içinde sağa sola saldırırken bir yandan da Çubuk saldırısında olduğu gibi hem ittifak ortağına ‘ya benimsin ya kara toprağın’ derken CHP’ye de ‘büyükşehirleri almış olabilirsin ama beni görmezden gelemezsin’ mesajı veriyor.

Bütün bunları niye mi yazdım? Kastamonu’nun Bozkurt ve İnebolu ilçesi MHP’den AKP’ye geçince önceki dönem nezih bir işte görevli olan Ülkü Ocakları ilçe başkanları çöpe verilir. Bunun üzerine MHP Kastamonu İl Başkanı “Ülkü Ocakları başkanlarımızı çöpe verdiler. Bizim asabımızı bozmayın. Beni böyle konuşmak zorunda bırakmayın. Bizim dalımızı kıranın, ağacını kökünden söker atarız. Haberiniz olsun” diyerek kadro konusundaki hassasiyetlerini nazik bir dille dile getirir.

Yukarıda ifade ettik, Bahçeli ve onun partisi MHP için “kadro” her şeydir. Kadro onlar için siyasettir, devlettir, millettir, vatandır, köktür, daldır, aşktır, şehadettir, bekadır. Kadro yoksa vatan bir teferruattan ibarettir.