Bide burdan bakalım – Deniz Topaloğlu

0
323

Deniz Topaloğlu

 

Çok değil kısa bir süre öncesine kadar Türkiye – Suriye sınır hattında “sınır” denilen hattın kalmadığı isteyenin elini kolunu sallayarak sınırın öte tarafına rahatça geçebildiği günleri hatırlayın. Sınır boyunca IŞİD’in hakim olduğu, siyah bayraklarını gümrük binalarında dalgalandırdığı, Türk askeri ile güle oynaya selamlaştığı, sınırın beri yakasına kadar uzanan petrol boru hatlarının inşa edildiği, nehirler üzerinden  militan sevkiyatının neredeyse iptidai bir tarifeli vapur işletmesi haline  dönüştüğü, Hilafet Devletine Avrupa’dan Antep ve Urfa üzerinden havayolu bağlantılı turistik bir tur rahatlığında gerçekleştiği,hastanelerin kendi vatandaşlarına vermediği ücretsiz sağlık hizmetini yaralı militanlar söz konusu olduğunda sonuna kadar kullandığı, Antep, Urfa,Kilis ve Hatay’ın lojistik üs, eğitim merkezi, rehabilitasyon istasyonu olarak kullanıldığı, en yetkili ağızlar tarafından IŞİD’liler için “bunlar öfkeli çocuklar” laflarının edildiği günleri hatırlayın.

O zamanlar bütün Suriye sınırı boyunca hakimiyet tesis etmiş olan IŞİD’in oluşturduğu o uzun sınır koridoru için “terör koridoru” hassasiyeti bina eden yetkili bir ağız hatırlıyor musunuz? Elbette ki hatırlamıyorsunuz. Çünkü o dönemlerde yetkili ağızlardan “IŞİD iyi ki varsın Allah kurşununu azaltmasın” türünden methiyeler serdediliyordu ve haliyle IŞİD ile komşuluğumuzdan beis duyan bir yetkili henüz ekranlarda boy göstermemişti.

Yine hafızamızı tazeleyelim. IŞİD, Kobani’ye saldırdığında Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından YPG’ye gönderilmek üzere yola çıkarılan silah, teçhizat ve asker yardımı için sınırlar açılmış ve bir koridor oluşturulmuştu. Hatta Salih Müslim defalarca Ankara’ya çağrılmış üst düzeyde görüşmeler yapılmıştı. O zamanlarda da “milli güvenliğimizi tehdit edecek olan bir terör koridoru” hassasiyeti henüz oluşmamıştı. Çünkü iktidarın aklı, fikri bütün enerjisi Esad’ı devirmek üzerine yoğunlaşmıştı. Hatırlayalım, söz konusu “terör koridoru” hassasiyeti Salih Müslim Ankara’ya davet edilip Özgür Suriye Ordusu ile birlikte Esad’a karşı savaşması teklif edilip bizzat Salih Müslim tarafından reddedilene kadar kesinlikle dillendirilmemişti. Ne zaman bu teklif reddedilip bölge Kürtleri kantonlar oluşturmaya başladı işte o zaman devletimizin o bilindik “Kürt hassasiyeti” yeniden vücut bulmaya başladı.

Şimdi sorulması gereken esas soru şu: Eğer Salih Müslim Ankara’nın ÖSO ile birlikte Esad’a karşı savaşın teklifini kabul etmiş olsaydı en azından yakın bir zamanda Kürtler  bir “barış pınarı” ile karşı karşıya kalırlar mıydı? Elbette kalırlardı. “Kürt hassasiyetinin!” her daim diri olduğu bu topraklarda bugün değilse yarın, yarın değilse öbür gün.

* * *

Belli ki bizim de içinde bulunduğumuz coğrafyada barış, “çocuğun gördüğü düş” olmaktan öteye bir adım ilerleyemeyecek. Nasıl ilerlesin ki? Açı, toku, futbolcusu, amelesi, patronu, gazetecisi, cahili, okumuşu, bedellisi, bedelsizi tekmili birden askercilik oynamak için birbiri ile yarışırken, devrimcisi de kendi küçücük dünyasında egosu, hırsları ve kibri ile kararttığı sırça fanusun içinde bir adım ötesini göremeyerek yaşıyor. Üstelik kibrin isiyle kararmış fanusun çeperinde bir görümlük yer açmaya çalışanı da sinkafla selamlamayı devrimcilik zannediyor.

Biliyorsunuz Hopa Belediyesi devraldığı borç tablosunun ağırlığından bahisle çıkışı suya zam yapmakta buldu. Ne yazık ki bu karar Belediye Meclisinde neredeyse oybirliği ile alındı. Belediye Meclisi hepimizin malumu CHP ile kurulan ittifak sonucunda oluşmuş, CHP, ÖDP, Halkevleri, HDP’nin yanı sıra neredeyse sülale temsiline varacak kadar geniş bir yelpazenin temsil edildiği üyelerden oluşmakta. Suya zam bahsi Belediye Meclisinde oy birliği ile alınmış olsa da bazı üyeler her ne hikmetse suya zam kararına olumlu oy vermesine karşın sosyal medya üzerinde akla ziyan açıklamalar yapmaktan geri durmadılar. Hatta bir üyenin suya zam yapılmasına karşı olmasına rağmen sadece protesto etmek maksatlı meclis toplantısında “evet” oyu verdiğine dair açıklamaları bile oldu. Ne diyelim bu işe; “yeni tarz” protesto mu?

Şimdi sıkı durun; suya zam yapmakta hiçbir sakınca görmeyen bu eşhas bir bakmışız ki muhalif olduğunu hatırlamış. Önce ÖDP Artvin’de elektriğe yapılan zammı protesto için sahaya inmiş, eşzamanlı olarak Hopa’da da yine ÖDP ve Halkevleri elektrik zammına karşı ses yükseltmiş. Üstelik utana sıkıla da olsa sanki belediye meclisinde kendi temsiliyetleri yokmuş gibi şeytan taşlar misali “Hopa Belediyesi de su zammını geri çekmelidir” buyurmuşlar. Buna da “Ele verir talkını kendisi yutar salkımı” devrimciliği denir herhalde.

İşte bu ve benzeri yanlışları dile getirdiğimizde ne oluyor biliyor musunuz? Belediye Meclis üyesi olmasının yanı sıra Halkevleri MYK üyesi olma titrine sahip bir “yoldaş” tarafından “Kimin anasını… Kimin anasını bırakayım” tarzında Hemşinli atasözlerinin güzide seçkilerinin hatırlatıldığı twitlere maruz kalıyoruz. İşin kötüsü bu arkadaş yaptığı şeyin devrimcilik olduğunu zannediyor. Belli ki bu arkadaşa analara kadar uzanan sinkafı sarf ettiğinde askeri cunta dönemlerindeki yoğun ve ağır  sessizliği oğullarına adanmışlıkla yırtan anneleri… Berfo Anayı, Cumartesi Annelerini, Ali İsmail Korkmaz’ın Emel Annesini ve daha nicelerini hatırlatan kimse yok. Ne diyelim; Yazııık!

* * *

Hopa’nın sol kimliğine dair efsanenin bütün ülke çapında oldukça yaygın olduğuna hepimiz bir şekilde şahit olmuşuzdur. Bu efsanenin tarihsel arka planını M. Alp Dağıstanlı’nın “Hopa’da efsane devrimci, fiiliyat devrimbaz” adlı yazısında bütün açıklığıyla görmek mümkün. Ancak bu efsane bazı kesimlerce sempati ile karşılansa da özellikle Hopa’nın batısındaki il ve ilçelerde (Rize, Trabzon gibi) yaşayan kimi çevreler açısından bir kin ve nefret ile karşılandı. Bu kin ve nefret özellikle Erdoğan’ın Hopa’da gördüğü muamele sonrasında zaman zaman fiili saldırılara da kapı araladı. Bu saldırılar özellikle çevre il ve ilçelerden gelen ülkücü grupların görece etkisiz olan Hopa’daki ülkücü çevrelerinde zımni onayını da alarak gerçekleşti. HDP binasının taşlanması, kimi sol içerikli etkinliklerde taciz ve yer yer fiili müdahaleye varan durumlar ve özellikle Kürt üniversite öğrencilere yönelik saldırılar şeklinde gerçekleşen bu müdahalelerin göbeğinde şehir dışından ithal edilen gruplar olsa da Hopa içerisinden de eklemlenenlerin olduğu bir gerçek. Ancak bu fiili ittifak Hopa’da taksicilik yapan ülkücü İshak Köse’nin yine ülkücü kökenli bir Ardeşenli tarafından öldürülmesi ile sarsılmışa benziyor. Katilin İshak Köse’yi öldürdükten saatler sonra elini kolunu sallayarak gümrükten Gürcistan’a geçebilmesi, katilin yine ülkücü bir çete liderinin tetikçisi olduğuna dair söylentilere katile Hopa’da görev yapan ve yoğunluklu olarak Fındıklı, Pazar ve Ardeşen kökenli polislerin arka çıktığına dair şaiyalar sonrasında maktulün ülkücü kimliğine rağmen hemen hemen her çevreden insanın katılımıyla yoğun protesto gösterileri yapıldı. Artan bu tepkiler sonrasında katilin Gürcistan’da yakalandığı söylenmesine karşı bugüne kadar katilin Türkiye’ye iadesine ilişkin bir çalışma henüz kulağımıza çalınmadı. (Gerçekten yakalandı ise tabi) İşin bence en dikkate değer tarafı cinayet sonrası tepkilerin belli bir tarihten sonra bıçak gibi kesilmesi ve sonrasında İshak Köse’nin unutulmuşluğa terk edilmesi. İnsanın aklına ister istemez İshak Köse’nin öldürülmesi sonrasında artan toplumsal tepkinin evrileceği noktadan korkan çevrelerin (özellikle Rize ve Trabzon da örgütlü mafyatik siyasal yapıların) “ölen öldü kalan sağlar bizimdir” anlayışı ile Hopa’daki malum gruplara telkinlerde ve hatta tehditlerde bulunduğu, İshak Köse’nin ölümü üzerinden birtakım kirli pazarlıklara girildiği geliyor. Aksi halde “İshak Köse’ye adalet” talebi bu kadar soluksuz kalabilir miydi? Buyrun! Bide burdan bakalım.