Çay Denizi | Tevfik Taş

0
225

ÇAY DENİZİ

Çay, Osmanlı devrinde Rusya ve İran üzerinden ülkeye girdi. Cumhuriyet devrinin ilk evresinde peşpeşe atılan adımlar  Doğu Karadeniz hattını çay deryasına döndürdü. Tevfik Taş, üreticilerinin yaşamlarından başlayarak demlenişinden sunumuna kadar çayın Türkiye’deki serüvenini inceledi.

TEVFİK TAŞ

Nerede olduğumu anlamak isteyenlere tek ipucu yetecek sanıyorum: Havaalanı çıkışında, mobil telefonların yüzde sekseni, aranan kişiyi kemençe ve tulum sesiyle uyarıyor. Trabzon’dan Hopa’ya varıp da gazeteci yazar Mustafa Dağıstanlı’yla buluştuğumda bu gözlemi anlatmanın bir yararı kalmadı, kalmadı zira o, bugün de cep telefonu taşımayı reddediyor; neyse ki çalan ilk telefon tulum sesini yaydı da orta yere, yeniden gülümsetti beni

Çaylar geliyor, boşlar gidiyor. “Gönül ne çay ister, ne çayhane, gönül sohbet ister çay bahane” demişiz ya, benim şimdi olanca derdim, tasam çay… Bir Azeri mahnısı (mani/şarkı) söyler ya: “Kimin ağrıyır canı / Okşayıptı mercanı / Her bir derdin dermanı çay çay çay…” Bizim ülkemiz için de çay tastamam budur. Şimdi ben anlamak istiyorum, günün neredeyse her saatinde bizimle olan, “birlikte çay içsek” diye insanları davet ederken dile kolaylık veren, çağrıya sıcaklık katan bu içeceğin doğasını, halini, üreticisinin gönencini, melalini…

Gazeteci Yılmaz Çetiner, “Yeşil altın diyarı” diyor Doğu Karadeniz gezisini yazarken… Şimdi ben bu diyarın bir ucundayım. Aslında çayın buraya tam ne zaman, nasıl geldiğine ilişkin çok söz var. Turhan Baytop, Osmanlı zamanına olduğu kadar, buradaki komşuluk ilişkisine de bakmamıza yardım ediyor: “Rizeli işçiler, Batum’dan getirdikleri fideleri dikerek başladı.” Berrak bir tarih vermiyor Baytop, ama şu bilgi bu etkileşime bir takvim işlevi görebilir: 1860’larda, Gürcistan coğrafyasında çay üretimi başlamıştı.

Ziraat mühendisi Harun Vayiç, “Trabzon’dan Gürcistan sınırına dek, bu havalide çay üreticisi olmayan neredeyse yoktur” diyor. İyi de neden coğrafi olarak Batum, Trabzon hattı? Botanikle uğraşanların yanıtı: “Çay bitkisi (Camellia sinensis L.) genelde bol yağışlı ve yağışın yıl içerisindeki dağılımı düzgün, sıcak ve toprak reaksiyonu asit olan (pH 4,5-6) yörelerde ekonomik olarak yetiştirilebilmektedir.”

Hüsnü Erşen bana Zennat Köyü’nün (şimdi mahalle deniyor) yolunu tarif ediyor: “Şu binanın çenesinden (köşesinden) sonra Rus yolu (işgal zamanı, Ruslar, buradaki pek çok köye yol yaptı. Bugün de o yollar kullanılıyor) başlıyor. Oradan sağa çık.” Çıkıyorum. Ağaç ağacı, çalı çalıyı ağırlamış da arada bir incecik yol olmuş; çıkıyor döne dolana. Turgut Karakurt: “Tamına bilemem tarihi, küçüktüm babam 1940’larda bir çaylık yaptı şuraya, ama tutmadı. İlk umudumuz öyle kırıldı. Ama babam yeniden denedi. Tuttu. O zamanlar ‘ahpun’ dediğimiz gübre, yani hayvan gübresi vardı. Şimdi suni gübre var. Yılda dört sürüm (defa) çay topluyoruz. Şimdilik iyiyiz…”

Göz, Zennat’ın ufkunda Karadeniz’i görünceye dek art arda, set set, yamaç düzlük demeden birçok çaylık görüyor. Türkiye’de çayın ekonomiye katılması sürecinde, pek çok başarısız macera olmuş. En belirginleri Bursa ve Akşehir deneyleri. Ancak çay kültürü giderek yayılmaktadır. Öyle ki Bereketzade İsmail Hakkı Bey: “Eğer küfr sayılmazsa diyecektim ki imandır çay / Her Müslümanın can aynasını parlatandır çay” diye yazıyor. Lakin, çay bitkisi Doğu Karadeniz’i beğenmiş. Yetişmesindeki element değerlerini, sayıların diliyle söylemek için erbabı olmak gerek, ama özcesine bakarsak: “Çay bitkisinin azot, fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum ve kükürt uygunluğu olmalı.”

Çayın ekonomik olarak yetiştirilmesine ilişkin ilk sonuç alıcı girişimler 1930’lu yıllarda başladı. İş ekonomi olunca, kurumlar, aracılar, krizler dolaşıyor, yazının, sözün ayağına…

Hopalılar, bunların karşısında yeni bir sivil deneyimle de uğraşıyor: Hopa Tarımsal Kalkınma Kooperatifi… Aslında, 1959’da kurulmuş ama belli ki bugün yeniden ihtiyaç olmuş: Kooperatifin başkanı Şerafettin Çelik: “Biz üreticileri bir araya topluyoruz. Elimizde işletmeye çalıştığımız bir çay fabrikası var; üyeler buna ortak. Üretip paketleyebildiğimizi, çeşitli sivil toplum kuruluşları başta olmak üzere, ulaşabildiğimiz her yere veriyoruz. Aslında yapmak istediğimiz, üreticiyle tüketen arasındaki her türlü kâr ilişkisini kaldırmak ve sağlıklı çaya ulaşmayı kolaylaştırmak.”

Harun Vayiç: “Hopa Çay’ı üreten kooperatif, şu anda, Tunceli’de Ovacık Belediyesi’nin izlediği yolu izlemeye, o başarıyla buluşmaya çalışıyor. Hatta, kooperatiften oraya çay gidiyor, oradan buraya başka tarımsal maddeler geliyor.”

Dağıstanlı’yla, Lazların “Arkabi” dediği, Arhavi’ye doğru giderken akşam alacasının kuşattığı bir köyde “Burası, Peronit, yeni adı Çamlıköy” diyor, “Nazım Hikmet’in ilk yakalandığı köy.” Sahi burada başlamıştı şairin ilk hapisliği:

“Senin adını / kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım / Malum ya, bulunduğum yerde / ne sapı sedefli bir çakı var / (bizlere âlât-ı katıa verilmez), … / gökyüzünü başımın üstünde görmek bana yasak…” dizelerinin mekânı burası…

Nazım’dan konuşurken Kâzım (Koyuncu) geliyor aklıma, az evvel geçtiğimiz yollardan biri de Pançol’a, o Laz oğlunun köyüne gidiyor.

“… Mçita te muşite tanums karta rakani / Do yevopşat muşi oras ar 3anas plani

He yana yana yana // Ran3kalas birapa çkini rakanis panda / … / Ezdas ixik ha birapa mendraşa kiğas / Ağne lazuri birapa kianak ognas.”

Nçaiş Birapa’yı yani Çayın Şarkısı’nı Akor Merkezi’nin çevirdiğince söylersem: “… bakın tepeden yükseliyor sabah güneşi / kızıllığıyla aydınlatıyor tepeleri / bu çay filizlerini topluyoruz biz çabuk çabuk / tamamlayalım yıllık planlanan çayı … / alsın rüzgâr bu şarkıyı uzaklara götürsün / yeni Lazca şarkıları bütün dünya dinlesin”

Arhavi, dal dal akarsu demektir.”

Arhavi yoluna bakarken bütün bu coğrafyada artık mısırın, diğer sebzelerin neredeyse bulunmadığı geldi aklıma. Şimdi handiyse her yer çaylık.

Çay bir ticari nesne olarak üretildiği zamandan beri, devlet kuruluşlarıyla ilişkili oldu. Alım, satım, destekleme… Uzun yıllardır Çaykur, bu alandaki en önemli aktördür. Üstelik hangi üreticiyle konuşsam ortak söz şu: “Çaykur bize lazım.” Bu lazım hem bütün bağımlılık ilişkilerini kapsıyor, hem kurumla ilgili endişeleri; çay üreticileri hangi nedenle olursa olsun yaptıkları her eylemde şu slogan vazgeçilmez oldu: “Çaykur halkındır özelleştirilemez.”

Bölgenin kültürel dokusuna ilişkin yazılarıyla da tanınan Cemil Aksu, özel çay şirketlerinin Karadeniz bölgesine girmesiyle birlikte yaşananları anlatırken hem gülme tutuyor, hem düşünceli oluyor insan: “1984’te çıkarılan 3092 sayılı yasayla geldi özel şirketler. Geldi tamam. Çayı da alıyor. Ucuz alıyor ama alıyor. Fakat ortada para yok. Örneğin bize paramızı kuru çay olarak veriyordu. Hepimizin evi odası kuru çay doldu.

Kime satabilirsek satıyoruz. Salt bu da değil; mesela o an şirketin piyasada donmuş hangi malı varsa sana onu veriyordu. Diyelim ki beyaz eşya.” Burada kendi yüzüne de bir gülme yayılıyor. “Bu yıllarda ben mesela kendi istediğim beyaz eşyayı almadım; çünkü çay karşılığı bana olabildiği kadar beyaz eşya verdiler. Ben de böyle evlendim.”

“ORGANİK TARIM”

Duyduğum her an, her yerde incinmiş bir gülüş peyda oluyor bana: “Organik tarım!” Bu sözü önüne gelen söyleyip duruyor. Oysa tarım zaten organiktir. Ötekine ad bulmak gerekmez miydi? Örneğin “endüstriyel tarım”, ya da ne bileyim “GDO’lu tarım,” en iyimserinden “suni tarım” denmesi gerekmez mi? Ama pazar ilişkileri ötekinin daha kârlı olduğunu ilham ediyor olmalı… Çamlıhemşin yolunda işte bunlar yeniden konuşuluyor dolmuşta. Çaykur burada üretilen çay paketlerinin üzerine “Hemşin Organik Çay” yazıyor. Bunun nedeni, bu vadi endüstriyel gübre kullanılmadan çay üretimi için pilot bölge seçildi ve bütün zorluklarına karşın küçümsenmeyecek bir başarı sağlandı.

Vadide ağırlıklı olarak Hemşinlilerle Lazlar ortak yaşıyor. Dolayısıyla Türkçe, Lazca, Hemşince konuşuluyor. Böyle olunca yerleşim isimlerinin Türkçeleştirilmesi, halk için de, dışarıdan gelen için de komik duruyor. Yazar, gezgin Uğur Biryol’un bürosunda oturuyoruz. “Örneğin” diyor, “burası bizim için Makrevis, olmuş size Konaklar.” Biz tam bunları söz terazisine verip alırken Zeliha Gülay girdi içeri.

“Nasıl, çayın organik halinden memnun musun” diye soruyorum. “Bana iyi” diyor. “Bizim atalar ‘yıl erkendir’ derdi. Yani yaz erken geldi. Dolayısıyla bu yıl dört sürüm aldık. Çaykur da öteki gübreli çaya göre daha çok para veriyor (yaklaşık bir katı) böyle olunca iyi.” Biraz duruyor, şakalaşarak: “Senin sorduğunu en iyi Lazlar söyler, benim çaylığım çok az. Lazlar çok çalışkan, dağı taşı kırıp çaylık yapabiliyorlar.”

Biz Abdurrahman Aydın’la, Fırtına Vadisi boyunca, Çimçiva Köyü’ne doğru yükseliyoruz… Aydın, hayli zaman New Orleans’ta yaşamış bu yüzden olsa gerek, Fırtına Çayı’nın kenarında sevgi değer Elif’le birlikte işlettikleri Zua’nın kapısını açar açmaz, Jazz ve Blues parçaları da art arda yayılıyor ortama… Aydın, “aslında Çaykur, burada gübresiz tarıma geçmek zorunda kaldı” diyerek başlıyor; “çünkü hem elli altmış yılı aşan bitki yoruldu, hem suni gübreden toprak ve doğa bitti. Örneğin bu vadi endüstriyel gübre kullanmaktan vazgeçtikten birkaç yıl sonra, kaybolmuş bazı kuş türleri bile geri döndü.” Peki bizim bugün gördüğümüz aşamaya kadar, bu geçiş sürecinde neler oldu? Aydın şöyle diyor: “İlk sorun gübre oldu. Bu bölgede hayvancılık bittiği için, geleneksel hayvan gübresi bulunamıyor. Bize sunulan pek çok ‘doğal gübre’ de yalan çıktı. Üstelik doğal gübre adı altında verilenin de parasını istediler ve köylüyle devletin yeniden karşı karşıya gelişi de bu aşamada başladı. Gübre sorunu çözülmediği için köylü atadan kalma bir başka yönteme başvuruyor: Kızılağaç yaprağı seriyor çaylıklara. Bu, hızla çürüdüğü için, çok olumlu sonuç veriyor.”

Vadide konuştuğum pek çok insanın değindiği bir şeye Aydın yeniden parmak basıyor: “Ürünlerin hakikaten organik olup olmadığını anlamak için, kuruluşların uluslararası güven kazanmış sertifika kuruluşlarıyla çalışması gerekiyor. Her dönem topraklardan, üründen örnekler alınmalı, laboratuvarlar çalışmalı ve uygun olmayan ürün saf dışı bırakılmalı ve Çaykur üretici ve tüketici arasında bilimsel bir güvence oluşmalı.”

Çıkıp dağların arasındaki, dere kenarlarındaki çaylıklarda dolaşıyorum. Nomei’ye (Kantarlı), Zuğa’ya (Çamlıtepe) gidiyorum. Yollarda, Yaşar Kemal’in Karadeniz röportajlarındaki o can yakıcı bölümlerden biri gelip mıhlanıyor aklıma: “Düz yer bulmak zordur buralarda. Yağmur yağdığında, tarla sandığın yerin bütün toprağını alır aşağı indirir. Geride çıplak kaya kalır. Ekim zamanı Karadenizli, o toprağı torba torba tekrar tarlaya taşır, sırtı cılk yaradır.” Çay işte! Toplar toplamaz fabrikaya vereceksin, en az iki aşamada özsuyunun belli bir yoğunluğa, kıvama gelmesi sağlanacak, kıvrılacak, kurutulacak, fırınlanacak. Halka iyi bir çayın ulaşmasının koşullarından biri olan çay otunun içinde başka ot olmayacak.

MUHABBETİN YOLDAŞI

Çinli şair La Chilai: “En iyi resimlerin kötü bakışlarla lekelenmesi”yle karşılaştırıyor: “En iyi çayın, yanlış yöntemler yüzünden ziyan edilmesi.”

“Çayın açık gelsin!” Derler ki bir İngiliz için bu söz, bir bedduadır. Türkiye’nin en büyük çay yatağı olarak bilinen Çayeli, halkın deneyimlerini birbirine aktarmasını, çay ocağı ve kıraathane çalıştıranların çay demleme kültürünü geliştirmek için çeşitli yöntemler deniyor. Bunlardan bir de “En iyi çay demleme yarışması”. Yarışmanın yeşil çay alanındaki birincisi Çaykur çalışanlarından Aytül Turan, siyah çay alanında çok konuşmuyor, ama şöyle diyor: “Çayın tadı ve aromasının en iyi alınabileceği demlik porselendir. Dört kişilik çay için dört çay bardağı suyu üst demliğe dökeriz. Buna bir küçük bardak dolusu kuru çay ilave ederiz. 15-20 dakika süre ile demlemeye bırakırız. Burada önemli nokta sıcak suyun üzerine kuru çayı koymaktır. Çayı koyup üzerine su koyarsak çayın haşlanmasına yol açarız. O zaman istediğimiz tat ve aromayı alamayız. Çay demleme süresince demliğin lülüğünü tıkamak, çayın aroma kıvamının içeride kalmasını sağlıyor. İyi çay için temiz su kullanılmalı. Isıtılmış ve bekletilmiş su kullanılmamalı. Hafif dinlenmiş su kullanılması iyi olur. Çayı demlerken biraz da sevgi katmak iyi olur.”

Bir bilmecede “Sessiz sevinçlerin eşlikçisi / muhabbetin yoldaşı …” diye soruluyor… Çay işte! Üzerine konuşanların, derman saymadıkları dert yok.

Hasan Azaklı’nın yazdığı her satırda ya çay var, ya da tadı. “Muhabbet koyulaştıkça iyi bir çay akraba, hısım olur söze” diyor. Yaşar Çervatoğlu, sözü daha da derine çekiyor: “Su…” dedikten sonra duruyor; “su iyi olmalı. Kireçsiz olmalı. Kötü su, bulandırır güzelim çayı.”

Çamlıhemşin’in “organik çayı” vadide çay ocağı olan Murat Ahvan’a birincilik getirdi. Ahvan da, kendi çayının lezzetinin sırrı saklamıyor: “İyi su. Suyu kaynatacaksınız, sonra bir müddet dinlenmeye bırakacaksın, tam bu aşamada çay otunu demliğe koyup onun hafifçe ısınmasını sağlayacaksın. Sonra kaynayıp dinlenmiş suyu ağır ağır dökeceksin. Demliğin lülüğünü kapatıp 15 dakika bekleyeceksin. Afiyet olsun.”

ÇAYKUR YAŞAMALI

Recep Memişoğlu, devletin bir türlü demlenmesine izin vermediği Çay Üreticileri Sendikası’nı (Çay-Sen) anlatıyor. “Çaykur kota uyguluyor. Yani çayın bir bölümünü alıp kotanız doldu diye geri kalanını bırakıyor. Özel şirketler de burada devreye giriyor. Buradaki haklarımız için kurduk sendikayı. Lakin biz kurduk ertesi gün devlet dava açtı. ‘Çiftçiler sendikalaşamaz!’ dendi. Böyle olunca bizim şube açmamız zorlaştı. Yargıtay, davayı lehimize bozdu ama aradan geçen zaman, yıpratıcı oldu. Ancak biz yine de çayla ilgili her şeyi izliyor, halka yaymaya devam ediyoruz.”

“Karlı dereden beri / Yeşil çay bahçeleri / Çay filizi toplayı / Peştimalli kızlari.” Türkü böyle diyor da, Fındıklı’da Hara Köyü’nün muhtarı Kâni Kara, “çayının yüzde sekseninden fazlasını Gürcistan’dan gelen tarım işçileri topluyor” diyor: “Bu dolar dalgalanmasıyla bir daha gelirler mi bilmiyoruz, ama tek derdimiz bu değil.” Masa kalabalıklaşıyor. Muhtar: “Asıl dert, kotanın dolmasından sonrası. Çünkü çayın, çaylıktaki ömrü yalnızca bir gün, o gün veremediysen çaydan hayır bekleme. Özel sektör bunu biliyor. Sabahın köründe telefonlarımıza bir mesaj düşüyor: ‘Yaş çayınızı şu fiyattan alacağız.’ Hepsi bu. Bu yüzden de durmadan toplanmaya çalışıyoruz. Ama zor.”

Zor denenin üstünü eski Mzuğu Sufla, yeni adıyla Sulak Köyü’nden Meryem Çavuşoğlu getiriyor: “Üreticinin toparlanması zor çünkü çoğu ‘yarıcı’ dediğimiz (yani çayı toplayan ürünün yarısını alıyor) düzenle çalışıyor. Aslında bu bölgede birlik kurması gerekenler yarıcılardır.”

Bölgede Borçka gibi önemsenen ilçelerle birlikte Fındıklı’nın da bazı köyleri “organik tarıma” geçmek istiyor, lakin bu alana emek verenlerden biri olan emekli öğretmen Mustafa Gürkan esasa ilişkin konuşuyor: “Organik denen yordam bir bütündür, bir yandan çaylıkların tepe noktalarında siyanürle altın arayacaksın; hiç egzoz dumanı olmayan yerlere devasa yollar açacaksın, sonra ‘organik tarımı destekliyoruz’ diyeceksin. Gördüğümüze mi inanalım, lafa mı?”

Yaşar Çervatoğlu, beni yeryüzünün bu gecesinde, köpeklerin havlamasından başka ses olmayan Üarbağu’ya (Şentepe) götürüyor. Yukarı bakınca üst üste binmiş haki karaşın tepeler, aşağıda baş döndüren bir vadi. Ucunda, ama sanki dünyanın ucundaymışçasına uzakta Karadeniz.

Bir seher vaktine kaç bin kuş karışır işte o kadar kuş şarkısı, köpekler, kediler, cümle canlı kendince hoş geldin diyor: Ve hoş geldin diyor Bageni Pansiyon’dan dağlara doğru uzanan patikaya iliştirilmiş Lazca sözcükler: Xeleberi moxtit… Nermin Hanım kahvaltı değil, dağda bağda nice güzel şey varsa koymuş masaya… Söz sözü açıyor. Çervatoğlu aslında bütün bölgenin basit bir çözümü var: “Çaykur, kotasız kontenjansız bütün çayı almalı, özel sektör de ondan almalı. Böylece, üretici değil, kurumların alışverişi olur.”

Biraz sonra, hayatımda beni şaşırtan bir dosya geliyor önüme. “Benim babam, Tahsin Çervatoğlu, Nazım Hikmet’in Hopa’da hapis arkadaşı. Şair siyasetle, babam este-i memnudan (yasak silah) suçundan, aylar geçirmişler birlikte.” Yani diyorum kendi kendime, ben geceyi şairin koğuş arkadaşının evinde geçirdim. Fakat bütün bunlardan öte, Çervatoğlu babası vefat etmeden konuşturmuş onu, yazmış.

Vadiyi yürüyoruz, düşteymişik, “yeşilmişik.” İki köpek, Uça (Lazca kara) ve Arap yol arkadaşımız…

Bütün bu zamanlarda bana yaren olan Hasan Zorlucan: “Karadeniz’in eski geleneğidir. Dostluk yalnız yolda olmaz. Yola gidene azık da verilir” diyor. Kırmızı dumanlı çay bardağı hem veda, hem merhaba. Eskidikçe eskimeyeni söylemek kolay değil. Ataların sözüne sığınayım: Derler ki dünya hep suymuş. Çin, Laçin, İran, Turan hep su. İçine bir yaprak düşmüş çay olmuş.