Delikanlılık Zamazingosu, Guguk Kuşu ya da Büyük Reis Sedat Peker!

0

‘Coğrafya kaderdir’ denir ya, hakikaten de öyledir. Her şeyi sırtına yüklediğimiz kadere razı geldikçe coğrafya da değişmiyor, değişemiyor.

Coğrafyamızın kaderi,  kerameti kendinden menkul etiketlerimize rağmen düşün dünyamızın, ideolojilerimizin, psikolojimizin ve hatta sosyolojimizin biri birinin içinden geçerek aynılaşması ve birbirini iğdiş etmesinde gizli.

İdris Küçükömer,  ‘Türkiye’de sol sağdır, sağda soldur’ derken bu etiketlerin muhteviyatına ilişkin bir yanlışın giderilmesinden çok, ‘aynılaşmaya’, ‘tipikleşmeye’ vurgu yapar aslında.

Kader, doğru olmayanda, akli olmayanda ısrar etmektir. Yanlışını kabul etmemek bir yana, yanlışın sonuçlarına ilişkin sorumluluktan kendini azade tutmak, üstlenmekten kaçınmak, dahası sorumluluğu gökyüzünde bir yerlere ihale etmek ve tam bir sorumsuzluk ilan etmektir.

Eylemlerinin sonuçlarından kendini eyleyen insanın kaderi eylemsizliktir ki nihayeti kurtarıcı beklemek ile noktalanır. Bu coğrafyada en çok nokta kullanılır zaten , virgülün kullanıldığı nadirdir. Asla bir soluklanmaya, ‘nerede kalmıştık’ demeye yanaşmaz bu coğrafya. Bu yüzden bu coğrafyanın tarihi, peygamberlerin, ulu hakanların’, ‘ulu önderlerin’ tarihinden ibarettir.

Bu coğrafyanın habitatı çöl habitatıdır, kuraktır. Birkaç yırtıcı ve bolca sürüngenin dışında kimseye yaşam şansı tanımaz. Yaşam şansı bulanlarda suya hasret olduğu kadar kana da hasrettir.

Bu coğrafyanın memleketlerinde her zaman  ‘şapkayı kaptırmayan’  Çoban Sülülere, kasketli  ‘halk adamı ‘ Karaoğlanlara, ‘işini bilen memurlara sahip ‘Çankaya’nın Şişmanlarına’, dört parmaklı Rabianın ‘Asrın Liderlerine’, olmadı ‘delikanlılık zamazingosunun duayeni Büyük Reis Sedat Peker’lere bel bağlanır.

Kendisine bel bağlanılanların adı, sanı, etiketi ne olursa olsun hepsi ‘Guguk Kuşu’ familyasından, ‘kuluçka asalağıdırlar’. Yuva kurmazlar, yuva yıkmakla bilinirler. Yumurtalarını başkalarının yuvalarına bırakırlar. Yavrularına bile kendileri bakmazlar.  Bunu,  yumurtalarını bırakacakları yuvanın sahibinin yumurtasını taklit ederek yaparlar. Başkasının yuvasına bırakılan guguk kuşunun yumurtasından çıkan yavrunun ilk işi diğer yumurtaları yuvadan dışarı iterek, uzaklaştırmaktır. Guguk kuşunun aldattığı kuşlardan biri de zeki olması ile bilinen saksağandır.

Epeyce uzun bir zamandır memleketin gündemini Sedat Peker işgal ediyor. Hatta neredeyse onla yatıp onla kalkıyoruz. Peker’in ifşaatlarını küçümsemek bir yana dikkatle takip etmeliyiz, ancak Devlet-Siyaset ve Mafyatik yapılar arasındaki ilişkiler üzerine ciddi bir tecrübesi, hatırı sayılır bir hafızası olan muhalif kamuoyunun konuya ilişkin tüm müktesebatını unutarak sanki bir İskandinav ülkesinde yaşıyormuşçasına şaşırmış görünmesindeki, belki biraz irkilmesindeki garabeti anlamak mümkün değil.

Hatta bir adım daha ileri gidilip Peker’in karanlık, kanlı geçmişine rağmen ifşaatlarının takibini yapmanın ötesine geçip onun sözcülüğüne soyunmak ne yazık ki saksağanlığa razı olmaktır. (Birgün Gazetesi- Erk Acarer ayrılığı bu açıdan irdelenebilir)

Peker mağdur değildir, hele mazlum hiç değildir. Sadece,  kendi mahallesine dönerek bu kuşatmayı yaramayacağını bilmektedir. Onun için guguk kuşunun yumurtasını bırakmak için saksağanın yuvasını takip etmesi gibi muhalif mahalleye oynamaktadır. Boynundaki Zülfikar kılıçlı kolye, Ahmet Kaya dinleyerek yayınladığı videolar bu amaca haizdir.

Peker bir tiyatro sergilemektedir. Daha tiyatronun ilk repliğinde sanki aksi inandırıcı olabilecekmiş gibi ‘amacım temiz toplum, temiz devlet değil’, ‘Nisan ayına kesilmiş geri dönüş biletinin tekrar cari olmasını sağlamak’ derken takınmaya çalıştığı dürüstlük, delikanlılık zamazingosunun muhalif mahallede de alıcı bulacağının farkındadır. Hatta bundan o kadar emindir ki ömrünü sol ve solcu düşmanı olarak geçirmesine rağmen solu kendince kategorize ederek kendine mesafeli duranları ‘çakma solcu’ olarak nitelemekten kendini alamamaktadır.

Sedat Peker bir kertenkele değildir. Ancak olsa olsa kertenkelenin bazı durumlarda feda etmek zorunda kalıp, kesip attığı kuyruğudur. Dolayısı ile Peker devletin gerektiğinde feda edebileceği aygıtlarından sadece bir tanesidir.

Mafya ilkel bir devlet formudur. Bu haliyle devletin nüvesidir, devlet ise bu aşamanın son basamağıdır. Devletlerin ilkel bir formu olan mafya son aşamada etki alanını genişletip, kendi belirlediği sınırlar içinde parselosyana girişip buna rıza üretmeye başladığı anda devlete olmaya doğru adım atmaya başlamıştır. Arkasından gelen hukuk, güvenlik vs kurumlar tesis edildiğinde artık dört başı mamur bir devlet ortaya çıkmıştır. Ancak devletler DNA’larında bulunan mafyatik  genetik mirası tamamı ile red etmezler, edemezler. Gerektiğinde bu miras, zor günlerde hatırlanmak üzere ‘kozmik’ hafızanın bilinçaltında muhafaza edilir.

Yukarıda bahsedilen ‘zor günlerden’ kasıt;  devletin bahşettiği ile yetinmeyen, toplumsal eşitlik, adalet ve hukuk talebinin yüksek sesle ifade edilmeye başlanmasıdır ki devlet bunu bedeni ile ruhu arasına sızma girişimi olarak görür ve asla hoş karşılamaz. Bu sebeple, bu talebin taşıyıcısı olarak görülen ‘sol’un’  devlet ve ona bağlı legal ve illegal kuruluşlar tarafından düşman olarak tasnif edilmesi kaçınılmazdır.

Devlet ancak kendi içinde kaçınılmaz bir güncelleme yapma mecburiyetinde kaldığı bazı durumlarda    “sol’a” yakınlaşma ihtiyacı hisseder ki adına ‘sosyal demokrasi’ dediği güncellemeden de bir an önce uzaklaşma isteğinden kendini alamaz.

Bu bağlamda düşünüldüğünde Peker’in amacı kâğıtların yeniden karıldığı kumar masasında yer almak değil, en azından üstü tamamen çizilmeden yeniden ihtiyaç duyulana kadar kumar masasının bir kenarında ‘yancı’ olarak kalmasına müsaade edilmesini sağlamaktır.

Bunu yapabilmek için daha önce oyuncu olarak bulunduğu kumar masasında yapılan hileleri taksit taksit ifşa ederek asli oyunculara blöf yapmaya çalışmaktadır. Muhaliflerin kamuoyu oluşturmaktaki becerisinin farkında olan Peker asla kumar masasına sırtını dönmemekte sadece dönüyormuş gibi yapmaktadır.

Bu sebeple Seyit Rıza’nın asılmasına karşı çıkmayıp onu düşman olarak görüyor, ancak oğlunu O’nun gözü önünde asmayaydınız diyor.

Marmara Üniversitesinde polis eşliğinde saldırdıkları öğrencileri suçlu buluyor, ancak polis ile birlikte saldırmasaydık iyiydi diyor.

‘Oluk oluk kanalarınız akıtacağız, kanlarınızda duş alacağız’  diye savurduğu tehditte  bugün bile ‘şairsel  duruş’ bulabiliyor, ‘ben şimdi bunu der miyim normalde?’ dedikten hemen sonra  ‘şimdi niye kanlarınızı oluk oluk akıtacağım diyeyim (solcuların kanı pis olsa gerek!)  Bir de ben hijyeni severim…kötü bişey yaptım ama iyi becerdim.’der.

Ancak asıl bombayı sona saklar; ‘ Toplumun hepsi benden nefret etti, ama şimdi seviyorlar’ der.

Neticede Peker’in açıklamalarında nedamet izi aramak boşunadır. Yaptığı şey ‘geri vites’ bile değildir, olsa olsa devlet denilen koca motorun devrini yeniden bulana kadar şanzımanı dağıtmadan, sağlam tutmak için vitesi boşa almaya çalışmaktır.

Ancak Peker’in ifşaatlarından, sözlerinden ille de ders çıkarma konusunda kararlı isek ‘ aklım silahı takip etse hayallerimi gerçekleştiremeyecektim, ancak silahım aklımı takip ettiğinde hayallerimi gerçekleştirebilecektim’ sözünü hatırlamak yeterlidir sanırım.

Son olarak, yazının başında ‘coğrafya kaderdir’ demiştik. Bu sebeple son sözü coğrafyayı kader olmaktan çıkaramazsak payımıza düşen hep keder olur diyerek bitirelim.