Halk gerçeği / Doğu Karadeniz halk gerçeği – İsmail Güney Yılmaz

0
351

Fuzulî güzellemelerden de yerin dibine geçirmelerden de ne Doğu Karadeniz’in ne de Türkiye’nin kurtuluşuna bir yol bulunabilir. Bu ülke bir gün kurtulacaksa, bu, bu Türklerin, bu Kürtlerin, bu Lazların sayesinde olacak…

İsmail Güney Yılmaz

Halk gerçekliği üzerine yapılan olumsuz, olumlu genellemelerin, yargıların hem yanlış hem faydasız hem de tehlikeli olduğu üzerine çokça yazdım. Halk için yapılan özcü, kötücül değerlendirmeler, genellemeler, egzajere tahliller, mücadele etmeyi mânâsızlaştırır. Bu tip yaklaşımlara ebelik eden şey züppeliktir. Halkı bir bütün olarak iyiyle, güzelle, paylaşımla, emekle vesaire özdeşleştiren retorik de günün sonunda bir anlam ifade etmiyor.

Halkı toplam bir iyi diye kodlamak, bir ideal tanım etrafında şekillendiriliyorsa ancak o zaman siyasî yönden bir şey anlamına gelebilir: Bir hayalî cemaat. Erdoğan’ın “millet”i, Kemalizm’in “ulus”u olduğu gibi devrimcilerin de aşkla bağlı olduğu bir “halkımız” söylemi var.

Dediğimiz gibi bu yalnızca bir söylemdir ya da tamamen kendine özgü, sınırları keyfî belirlenmiş bir “halk” tanımıdır. Yoksa devrimcileri bağrına basan bir halk gerçeği olduğu gibi, devrimciyi linç için Trabzon’da, Kars’ta, Edirne’de bir araya gelen bir güruh da var. Üstelik ikincisi ne yazık ki birincisine göre çoğunluktadır. Evet, 10 Ekim’de katledilen insanlarımız da halk, onları Konya’da ıslıklayan vahşi kitle de. Devrimciliğin bu topraklarda kök salıp büyümesini “devrime en yakın coğrafya Türkiye” gibi abartılı yorumlara sebep olacak kadar sağlayan da halktı. 6-7 Eylül’de, Maraş’ta, Çorum’da kontrgerillanın, faşizmin provokasyonuyla komşusunu boğazlamaya koşanlar da.

Halka bir bütün hâlinde düşmanlaşmamayla, gerçeği görmezden gelme aynı şey olmasa gerek.

“Halk”, hem odur hem budur. Halk değişir, dönüşür, müspet yönde de menfi yönde de. Halkın çoğunluğu bugün devrimcilere nefretle bakar, yarın hayranlıkla. Halk kazanılabilir, kaybedilebilir, tarafsızlaştırılabilir, kanlı bıçaklı düşman da olabilir.

Bugün mesela yaşanan onca şeye rağmen halkın ezici çoğunluğu yine düzen siyasetinden medet ummakta, devrimciliğin esamisi okunmuyor. Fakat bunda bir suçlu aranacaksa, herhalde o suçlu en son halk olur. De-radikalizasyon hususunda sol önce dönüp kendine bakmalı, öyle değil mi?

“Beka”dan “Pontos”a…

Uzun yıllardır aşırı Türk milliyetçiliğiyle bir sorun ya da övünç kaynağı olarak görülen Trabzon/ Doğu Karadeniz, bugünlerde iktidarın kışkırtmasıyla absürt ve yapay bir gündemle, Pontosçulukla anılıyor. Öyle ki, Pontosçuluk, gerçekten var olduğu XX. yüzyıl başında bile belki bu kadar mesele olmamıştır.

AKP’nin İmamoğlu’na karşı neredeyse resmîleştirdiği Pontos söyleminin saçma ve kötü bir propaganda malzemesi olduğu açık. Ama zaten 31 Mart öncesinde iktidarın kendi varlık sebebinin altına bomba döşediği bekâ çığırtkanlığı da öyleydi. AKP’nin, liberallerin kopuşu ve Fethullahçılığın fiziksel tasfiyesiyle hitabette son derece zayıfladığı bir hakikat. Bugün AKP saflarında Erdoğan dışında kitleleri etkileyebilecek kimse kalmamıştır. O da sözünün gücüyle değil, tabanda yarattığı, uhrevîlikle sarmalanmış karizmasıyla, dokunulmazlığıyla idare ediyor.

Fakat ekonomik ve siyasî dar boğazda bu konuda da bazı kırılmaların başladığı söylenebilir. 31 Mart seçimlerinden sonra AKP’nin söylem ve psikolojik üstünlükte uğradığı zafiyet, hegemonya sendelemesi de bu çıkışa bir katalizör işlevi görüyor. “Şahin bakan” Soylu’nun memleketinde protesto edilmesi, İmamoğlu’nun onca kara propagandaya karşın Trabzon’da, Giresun’da, Ordu’da büyük kalabalıklar toplayabilmesi AKP’nin korkularının ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.

Hegemonya ve rant eksilmesi AKP’nin kimyasını iyice bozuyor, elinde zaten bir süredir provokasyon silahından başka bir şey kalmamış olan AKP aynı hatta, daha da pervasızlaşarak çırpınıyor. AKP’nin bu mücadelesinde onun en büyük yardımcısı ise bir tezat gibi gözükse de yine onun rakibi olan ana muhalefet. Gasp edilen seçimden sonra bile kopuşu değil, uzlaşmayı, benzeşmeyi örgütlüyorlar.

Saçma sapan, hukuken, siyaseten ve ahlâken skandal gerekçelerle İmamoğlu’nun elinden mazbatası alınmasına karşın, muhalefet seçim tekrarı kararını resmen karnavalesk bir atmosferde karşıladı. CHP’nin bir burjuva düzen partisi olarak -illa ki beklediği- tekrar seçim kararını kabulden başka bir çaresi yoktu belki, ama solu da kapsayan muhalefetin en geniş kesimlerindeki bu “partileme” hâlinin pek sağlıklı bir durum olduğu söylenemez.(*)

Faşizm, inadına neşeyle, kahkahayla, şenlikle yenilmeyecek.

Karadeniz’i nasıl bilirsiniz?

Yine de yoksullukla, yolsuzlukla, faşizmle, karanlıkla boğuşan ülkemizde iyi şeyler de olmuyor değil. Liverpool’lu Salah’ın İngiltere’de Müslümanlara karşı önyargıda yarattığı yumuşamanın bir benzerini İmamoğlu, Doğu Karadenizliler konusunda sağladı. Hayli vakittir muhalefet için, bilhassa da sosyal medyada bir nefret objesi hâline gelen, sadece “53-61”in iktidar destekçiliği, rantiyeci “Laz müteahhitleri”yle gündemde olan Karadenizlilik bir nebze de olsa pozitif şeylerle anılır oldu.

Hâlbuki Doğu Karadeniz’in geçmişinde zaten İmamoğlu’nun yaptığı mitinglerin çok daha radikalleri vardı. Sadece faşizm ve gericilikle anılan bölgenin özellikle doğusu bugün bile hâlâ solculuğun Türkiye’deki az sayıdaki “insan kaynağı havzası”ndan biridir.

Fakat, bir kere genellediğiniz vakit başka hiçbir şey görünmez olur. Hatta o bölgede olumlu şeyler -aralıksız süren doğa direnişleri ya da zaman zaman vuku bulan, işten çıkarmalara karşı eylemler, köylü, çiftçi mücadeleleri gibi- olduğunda bile kibirle “AKP’ye oy vermediler mi? Gebersinler!” dersiniz. “AKP’ye oy veren değişemez mi?”, “AKP’ye oy vermeyen onca insan var, onların suçu ne?”, “doğanın, çoluğun çocuğun suçu ne?”… Bunlar onlar için soru değeri taşımaz.

Oraya bakınca sadece “Temel”, “Hamsi” gören, yine “Temel”, “Hamsi” görecektir. Sadece mafya, sadece müteahhit, sadece yobaz görecektir.

Aslında bölgeye dair genellemeler dahi tutarsızdır. “Laz”, hem durgun zekâlıdır hem pratik zekâlı, hem şakacıdır hem sinirli. Bir türlü ne olduğuna karar verilemez. Hâlbuki Doğu Karadeniz’de aptalı da zekisi de kavgacısı da halim selimi de vardır. Tüm dünyada olduğu gibi. Evet, yöre sağcılığın, gericiliğin hâkim doku olduğu bir yer hâline geldi, bu zaten vardı, daha da büyüyüp genişledi. Ama Türkiye’de de öyle olmadı mı?

Karadeniz’in öteki yüzü

Şimdi milliyetçilik ve yobazlıkla anılan aynı Doğu Karadeniz, yakın tarihte Devrimci Yol ve Kurtuluş’un en güçlü olduğu yerdi. Daha yakın tarihe baktığımızda, bugün faşizme tetikçi devşirilen aynı Doğu Karadeniz’den, Devrimci Sol’a, P-C’ye de çok sayıda militan çıktığını görürüz. Samast’lar, Hayal’lerle anılan aynı Trabzon’da, Sinan Kukul’un cenazesinden sonra “Dev-Sol Trabzon’a gömüldü” manşetlerinin atıldığını da biliriz.

Doğu Karadenizlinin öteki yörelerle benzeşmeyen özgünlüklerinin de (mutfak, folklor, müzik, dil, coğrafya, kimlik, yerleşim tipi…) bölgeye dair tanım kakafonisinde payı olmalı. Zaten bu özgün karakter olmasaydı, örneğin, Türk futbolunun dördüncü büyüğü İstanbul’dan, İzmir’den, Ankara, Bursa, Antalya, Antep, Adana, Kayseri, Konya, Samsun, Kocaeli’nden değil, gelip de Trabzon’dan çıkar mıydı? Ki bu gerçek bile hem bir nefretin, hem de bir sempatinin başlıca sebeplerindendir.

Elbette sadece züppelik, lümpenlik ya da tanımlama zorluğu değil, ülkenin kadim sorunu olan cehalet de Doğu Karadeniz’e bakış sorununda etkili.

Doğu Karadeniz’le ilgili onca şey yazılıp, çizilirken, bölgenin etnik, dilsel, kültürel yapısını (**), değiştirilen demografisini, bölgesel farkları, devrimciliğin bölgedeki geçmişini ve o yıllardan itibaren yörenin faşizmin bir siyasal – psikolojik operasyon bölgesi hâline getirilişini, “Laz”ın, “Pontos”un(***) ne demek olduğunu çok az kişinin bildiği şüphe götürmez.

Fuzulî güzellemelerden de yerin dibine geçirmelerden de ne Doğu Karadeniz’in ne de Türkiye’nin kurtuluşuna bir yol bulunabilir. Bu ülke bir gün kurtulacaksa, bu, bu Türklerin, bu Kürtlerin, bu Lazların sayesinde olacak… Kendi güçlü kollarıyla. Kendi yakın tarihine yaslanıp, ondan dersler çıkararak.

Dipnotlar:

* Normal şartlarda İmamoğlu’nun tekrar edilen seçimi farkı biraz daha açarak kazanması gerekir, beklenir. Fakat ortada “normal” bir ülke ve burjuva demokrasisinin klasik gidişatı içinde “normal” bir siyasî atmosfer ve gerçeklik yok. Her şey olağanüstü. Dolayısıyla herkesin kafasında seçime kadar ya da seçimde, seçimden sonra iktidarın nasıl bir provokasyon yahut hile, “mızıkçılık” yapacağı var.

** Lazlar, Doğu Karadeniz’de Rize’nin Pazar ilçesinden Batum sınırına dek olan bölgede yaşıyorlar. Anadilleri olan Lazca bir Güney Kafkas dilidir. Doğu Karadeniz’e komple “Laz” denilmesi, bu halkın aynı bölgede yaşayan en eski halk olmasından ötürüdür ve bu sadece Türklerin değil, Helenlerin de yaptığı bir genellemedir. Trabzon imparatorları “Laz kralları” diye küçümsenirdi ve bugün hâlâ Pontos Rumlarına “Laz” da denir. ’90’ların başına kadar yörede solculukla ilişkilendirilen Lazlarda bu yıllardan itibaren hızlı bir sağcılaşma trendi meydana geldi. Yine de Laz ilçeleri, yörenin diğer bölgelerine göre bariz biçimde daha soldadır ve buralarda sosyalist hareketler rahat bir çalışma alanına sahiptir. Gürcülerse yerli nüfus olarak Artvin’de ağırlıkla Borçka, Murgul ve Şavşat’ta ve muhacir olarak Ordu ile Giresun’da yaşarlar. Dilleri Gürcüce, Lazcayla akrabadır. Hemşinliler, Rize’de Pazar, Hemşin, Çamlıhemşin, Çayeli, İkizdere, Fındıklı ve Ardeşen ile Artvin’in Hopa, Kemalpaşa, Borçka ilçelerinde bir nüfusa sahip. Batı Ermenicesinin bir lehçesi olan Hemşince sadece Artvin’deki Hemşinliler tarafından konuşulur, Rize Hemşinlilerinin anadili kendilerine özgü bir ağızla Türkçedir. Hopa’da sol örgütlerin tabanı büyük ölçüde Hemşinlidir. THKO önderi Ardeşenli Cihan Alptekin de bir Hemşinliydi; Hemşinli olmasına karşın Lazları tanıtan bir bildiri kaleme aldığı bilinir. Sürgün ve kırımlar sebebiyle bölgede bir Hıristiyan ya da kripto Hıristiyan Rum, Ermeni topluluk söz konusu değildir. Ancak Trabzon’da (Çaykara, Dernekpazarı, Köprübaşı, Maçka, Tonya, Sürmene, Of) elliden fazla köyde “Romeyika” denilen Pontos Rumcası hâlen konuşulur. Bu dil Antik Yunancayla bağları sebebiyle dilbilimsel açıdan önemlidir. Bölgedeki bir diğer grup, dağınık hâlde yaşayan ve “Poşa” denilen Lomlardır. Anadilleri olan Lomavren (Çingene Ermenicesi) artık muhtemelen bilinmiyor. Hemen hemen tüm ilçelerde az sayıda bir Kürt nüfusla, Artvin’de önemli sayıda Ahıska Türkünün bulunduğunu da belirtelim.

Saydığımız adalar dışında bölgenin büyük bölümünün anadili Türkçedir. Bu Türkçede Rize’nin batısıyla Trabzon arasında Rumcanın, Rize’nin güneyinde Ermenicenin kelime hazinesinden yoğun bir varlık söz konusu. Bölgede hâlen kullanılan yer adları Trabzon-Pazar arasında Rumca, Pazar-Batum arasında Lazca, Artvin’de Laz bölgesi dışında Gürcüce ve Rize’nin güneyinde Ermenice ağırlıklıdır. Toponimler İTC döneminden itibaren sistematik olarak değiştirilmiştir.

*** “Pontos” deniz demek, Pontos Eukseinos (Karadeniz), konuksever deniz anlamında. Helenler, hüküm sürmüş devletin de etkisiyle zamanla Orta ve Doğu Karadeniz bölgesine, Laz toprakları hariç, Pontos demeye başlıyorlar. “Pontoslu” da illa Yunan demek değil. O bölgeden Rum, Türk, Ermeni olabilir.

Pontosçuluk, yani yörede Helen devletini diriltme mücadelesi ise şiddetle bastırılmış olmasına ve bölgede tabanı kalmamasına karşın Türk milliyetçiliği tarafından hâlâ bir hayalet olarak kullanılabiliyor. Hatta faşistler, “Pontosçuluk” ile tarihsel, etnik ve siyaseten bir ilgisi olamayacak olmasına karşın, cılız ve dil-kültür-kimlik odaklı Laz faaliyetlerini de “Pontosçuluk” olarak fişliyor.

Faşizm, öcüsüz yapamıyor.

sendika.org’dan alınmıştır.