Herkes yalan sensin gerçek | Deniz Topaloğlu

0
393

Herkes yalan sensin gerçek!

Deniz Topaloğlu

Cemil Aksu’yu ben de tanırım. Ancak hakkında hüküm verebilecek kadar yakınlığım olduğunu söyleyemem. Ancak kendisi benim hakkımda o kadar net hükümler bina etmiş ki, ben bile bina edilen hükümler içindeki “beni” tanıyınca ürktüm doğrusu. Cemil’in yazdığı öfke dolu satırları arasında gezinirken, satır aralarına sıkıştırılmış “küçümseme”, “had bildirme”, “ayar verme”  noktasına kadar varan ahkâm kesme ihtiyacının eğer “allame kibrinden” muzdarip değilse bizzat Cemil’e ait satırlar olmadığını düşünüyorum. Yok, eğer kendisi “allame kibrinden” muzdaripse, kendisine şifa dilemekten başka bir dileğim olamaz.

Belli ki Cemil, uzun zamandır bana yönelik bir öfkenin önündeki seti kaldırmakla kalmamış, o sele kendisi de kapılarak ortak bir taşkınlığın kösnüllüğünde kendini kaybetmiştir. Ancak her nasılsa muhatabını yerle yeksan ettiğini düşünen eril gücün kösnül esrikliğinde kaybolmuş gözüken “şark kurnazı allame harabesi” kendinden hiç bahsedilmese de yazısına “Deniz Topaloğlu hakkımda yazı yazmış” diyerek ön almış, sonrasında uzun uzun kendi kişisel tarihini, solculukla müşahhas Tercüme-i halini öyle ustaca kullanmıştır ki değme Public Relations üstatlarına şapka çıkartmıştır.  

Varsın herkes rahatlasın, öfke dolu bir halde mahalleye, meclise, şehr-emanetine girmesin. Kimse ittifakını bozmasın, kimse müttefikini üzmesin, kimse taahhütnamesini yırtmasın, kimse dirliğine, düzenliğine halel getirmesin, kimse tıkır tıkır işleyen tezgâhını bozmasın, kimse asabını bozmasın Cemil fitne fücura galebe çalmıştır. Neden bilmem ama belli ki Cemil eline kalemi aldığında kontrolünü kaybetmiş. Söylemeye çalıştığım her şeye klişe yaftası yapıştırarak bir nevi işkembe-i kübradan salladığım iddiasına sıkı sıkı sarılmış. Hatta bir adım daha ileri giderek okuma dersinde öğrencisini sorguya çeken acar öğretmen gibi “Kirzioğlu okudun mu?”, “literatür taradın mı?”, “kaç kitap okudun?” diye sorup yine kendi cevaplamış; besbelli ki hiç okumamışım.

Hadi hepsini birden geçelim. Cemil’in deyimiyle “sınıf siyaseti ile alakası olmayan… yani öyle işçici de olmayan… ama ara sıra içine işçicilik kaçan” Deniz’in yine bir klişe ile ara sıra “duyar kasmasını” sadece tebessüm ile karşılayalım; ama işçiciliği ile müşahhas bu zatın “kimlikçilik” (kimlikler değil) söz konusu olduğunda en yüksek perdeden dillendirdiği itirazın, anlaşılması güç öfkesinin en azından bir kısmının “sosyalistleri temsil eden bu üyeler de öncelikle tek tek kendilerinin değil bütün sosyalistlerin temsilcisi olduklarını bir an bile akıllarından çıkarmamalıdır” diyerek uyardığı “işçici” Hopa Belediye meclis üyelerinin “taahhütlerini” unutup suya zam yapmakla başladıkları icraatlarına, Kopmuş plajının statüsü, Belediye mülklerinin satışı, imar planları, sokak hayvanları, mahalle meclisleri vb. konularda gösterdikleri “ultra işçici” tavrı da hedeflemesini beklemek için sanırım ille de “işçici” olmaya gerek yoktur. Belli ki “Kuzey ‘bahar’ rüzgârı” çoktan Sibirya soğuklarına teslim olmuş.

Cemil’e bakılırsa ben “kimlikleri”, “bir kimliğe sahip olmayı” hastalık olarak görüyormuşum. Bu çıkarsamayı nasıl ve neye dayanarak yaptı, bilmiyorum. Ben insanların kendi tercihleri olmayan, doğuştan edindikleri kimlikleri değil o kimlikler üzerine bina etmeye çalıştıkları ucube zihniyetleri hastalık olarak görüyorum. Dolayısı ile bir kimlik olarak “Türklük”, “Kürtlük”, “Ermenilik”  vb. hastalık değildir ama Türkçülük, Kürtçülük, Ermenicilik bana göre düpedüz bir hastalıktır ve ıslah edilmelidir. Sözü Frantz Fanon’a bırakmak en doğrusu galiba “…Zenci’ye hayranlık duyan kimsenin de en az ondan tiksinen insan kadar “hasta” olduğunu akıldan çıkarmayacağız.
Bir Çek’ten, bir Arnavut’tan kesinlikle daha sevimli ya da sevgiye layık değildir siyah insan. Ve gerçekten yapılması gereken şey de insanı özgürleştirmektir, rengini değiştirmek değil.”

Cemil yine belki çok kızacak ama Hemşinlilik konusunda yine aynı yerde durmaya devam ediyorum. Hemşinlinin dili, kültürü, yaşayışı, geleneği, göreneği, giydiği, yediği-içtiği dolayısıyla Hemşinliye ait olan her şey büyük bir hızla eriyip yok olmaya doğru ilerliyor. Bu süreç devletin ya da hâkim iklimin doğrudan bir müdahalesi sonucunda ilerlemiyor ki hâkim güç de kendi kimliğinin erozyonu karşısında biçare. Bu,  küreselleşmenin dayattığı yekpare bir kültürsüzlük aslında. Dolayısıyla Hemşinliliği kendine dert etmiş olanların yapması gereken şey ilk elden bu erozyonu durdurmaya çalışmaktır. Bu işin orijini ne “Türklükte“ ne de “Ermeniliktedir”.  Orijinini bizzat Hemşinliliğin içinde aramayan, uzak ya da yakın coğrafyalarda “akrabalık” arayarak ilerlemeye çalışan her çabanın sorunlu olduğunu düşünüyorum. Nokta.

Bugüne kadar hiç kimsenin solculuğunun sahici olup olmadığı tartmakla ilgilenmediğim gibi “kimin içine ne kaçmış” gibi bayağı hobilere de sahip olmadım. Hele “ben solcuyum, ben sosyalistim” diyene bir avuç turnusol ile koşma alışkanlığım da hiç olmadı. Çünkü eninde sonunda etiketin yapıştığı insanın rengini alacağını bilirim. Dolayısı ile başkaları adına da irade koyup “Biz halen ‘sosyalizm’ mecrasındayız” diyorsanız; buna inanmanın dışında bir seçenek yoktur, olmamalıdır da.

Kürt hareketi dışında ki -Kürt hareketi çok eskilere dayanır. Hareketin aktörleri de farklı siyasal geçmişlere sahiptir.- bütün (adına ne derseniz deyin) kimlik tabanlı akımların Türkiye’de ortaya çıkışları 90’lı yılların başlarına tekabül eder ki bu tarihler aynı zamanda Sovyetlerin dağıldığı tarihtir. Diğer bir önemli nokta da bu hareketleri taşıyan aktörlerin tamamına yakınının “sosyalist” kökenli olmasıdır. Sosyalistlerin bu ilgisini herhalde sadece “çok kültürlülüğün korunması, baskı, asimilasyon politikaları” gibi kavramlarla açıklamaya çalışmak, 90’lı yıllardan sonra daha hissedilir hale gelen “milliyetçiliğin baharını” göz ardı etmek herhalde doğru bir tavır olmaz.

Benim Cemil gibi hiçbir zaman gazino kültürüm, bar-pavyon kültürüm olmadı ne yazık ki. Belli ki Cemil bu kültüre hâkim; çünkü assolistin ne zaman sahne alacağını, assoliste neyin yakışacağını ve hatta konsomasyona kadar detaylı bir hâkimiyet bu. Ömrü hayatında bir kitabın sayfasına ter akıtmamış biri olarak ömrünü kitaplara, siyasal analizlere, toplumsal meselelere vakfetmiş birine haksızlık etmiş olmaktan korkarak, bu hakimiyetin belli ki akademik formasyon taşıyan bir çalışmaya hizmet etme maksatlı ziyaretler sonucu elde edilmiş olabileceği notunu düşmek istiyorum. Her neyse…

Cemil diyor ki “… hadi sınıf kimliğimizi giyelim. E ne olacak, Alevilerin hakları, kadın hakları mücadelesi, LGBTİ bireylerin cinsel özgürlük mücadelesi, Kürt sorununu ne yapacağız, Lazların, Hemşinlilerin, Çerkez halklarının dil ve kültür sorunlarını… Kızılderililerin ve Latin Amerika’daki, Avustralya’daki yerlilerin “kimlik hastalığı”nı nasıl tedavi edeceğiz, İrlandalıların, Katalanların, Basklıların bağımsızlık mücadelesini ne tarafa koyacağız?”

Her ne kadar “bazen içime kaçan işçilikten” kaynaklı da olsa sınıf siyasetine “assolist” muamelesi yaptığım doğrudur. Hadi bir klişe kullanma hakkımı da kullanmış olayım, nihayetinde tarih sınıf siyasetinin yazdığı bir metindir. Ancak sınıf siyasetine “assolist” muamelesi yapmış olmak; solistin, uvertürün, konsomatrisin, garsonun, bulaşıkçının, kapıdaki güvenliğin yok sayılmış olduğunu göstermez.

Elbette sınıf siyaseti ezilen, hor görülen, dışlanan, ötelenenlerin acılarına kayıtsız kalamaz; onlara karşı kör, sağır ve dilsiz olamaz. Olursa zaten o siyasetin “sınıf siyaseti” yapmadığını biliriz. Yoksa “kadın cinayetlerinin, işçi cinayetlerinin, LGBTİ cinayetlerinin, dinsel-mezhepsel cinayetlerin politik” olduğunu söylerken üzerine basa basa vurguladığımız “politik” yönün ne anlam içerdiğini anlamamışız demektir.

“İçine işçicilik kaçmış sınıf siyasetinin” mağdurun, mazlumun yanında saf tutmak, son bir klişe kullanarak anlatayım onların dertleri ile ‘hemhal olmak’ gibi derdinin her zaman var olduğunu biliyorum. Ancak mazlumun zalime, mağdurun mağrura dönüştüğü yerde sınıf siyasetinin araya bir çizgi çekmek gibi tarihsel bir görevi de vardır.    

Haddimi aşmış olmayı göze alarak Cemil’e birkaç soru da ben sormuş olayım. Tito sonrası parçalanan Yugoslavya’yı ne yapacağız, Sırpların katlettiği Bosnalı Müslümanları, halen daha birbirlerini boğazlamak için fırsat kollayan bu halkları ne yapacağız? Ya Sovyetler sonrası Kafkasya’da yaşananları nasıl anlatacağız yarınlara, Ruanda’da  yaşanan katliamları, Tutsileri, Hutuları ne yapacağız, sadece küresel çapta emperyalist bir oyun olarak mı göreceğiz? Avrupa’da yükselen milliyetçi dalgayı kaygı ile izlerken Baskların, Katalanların, İskoçların taleplerine hangi perspektiften bakacağız?

Belli ki öfkene yenilmişsin Cemil. Oysa ben sadece ‘kuşku duyma hakkımı’ kullanmak istemiştim. Sıklıkla gerçeğe ‘yüklü’ olan kuşku, sezaryene ihtiyaç duymadan gerçeği doğurabilsin diye. Oysa sen kuşkuyu daha gerçekle ‘yüklü’ iken öldürdün. Yapmayaydın, öyle söylemeyeydin iyiydi Cemil.