Hopa’da herşey ne zaman çok güzel olacak? | Deniz Topaloğlu

0
413

Deniz Topaloğlu

Türkiye uzun zaman önce girmiş olduğu seçim sathı mailinden bir türlü çıkmayı beceremedi. Artık millet olarak ardı ardına yaşamak zorunda olduğumuz seçimler neticesinde hepimiz birden demokrasi sarhoşu olduk. O kadar fazla seçimle karşı karşıya kaldık ki yerel ya da genel ya da bize özgü hilkat garibesi tanımlamalardan olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi seçimi olsun, hiç fark etmez anında demokrasi sarhoşu olup kafayı buluyoruz. Sarhoş olmaya teşne müptela gibi kadehten su içsek anında narayı basıyoruz.

Türkiye kuruldu kurulalı belli periyodlarla bir yönetememe krizi yaşar. Bu krizler, “krizin sahiplerinin” ifadesi ile “millete başvurarak”  bir şekilde ötelenirdi.  Ancak kronik olan bu krize “uzun adamın” terk edememe krizi de eklenince “millete başvurmak” çözüm olmaktan çıkıp; millete kafa, kol, Allah ne verdiyse dalmaktan başka bir çıkar yol kalmadı anlaşılan.

Çok uzun bir yolu, yüzlerce kilometrelik bir yolu, uzun bir otobüsle alma niyetine rağmen kısmetimize midibüs çıkınca el mecbur boyun eğip midibüse doluştuğumuzda üç aşağı beş yukarı aynı ekonomik sınıftan, ancak gencinden orta yaşlısına oradan da yaşlısına kadar kadın, erkek  “seçim yolcusunun” heyecanı görülmeye değer bir panoramik tablo oluşturuyordu. Sistemin arızasını tamir etme noktasında bu denli yüksek siyasal heyecanın bizzat bu insanların kendi hayati meselelerinin çözümü söz konusu olduğunda sönmesi, etkisiz kalması, sahiplenilmemesi, bizzat özneleri tarafından savsaklanması nasıl açıklanır bilmiyorum. Terziye kendi söküğünü dikmesinin öğretilmemesi, terzinin bunu vazgeçilmez bir ön kural olarak peşinen kabul etmesi, esnaf örgütünün buna seyirci kalması, “bilinç tekelini” elinde bulunduran eşhasın türlü hayali dertler peşine koşması ile açıklanabilir mi bu durum inanın bilmiyorum.

Çay-Kur birinci sürgün özelleştirme provasını bu sezon başarı ile hayata geçirdi desem yanlış bir söz etmiş olmam herhalde. Bu sezon Çay-Kur, yıllardır çay üreticisi üzerinde demoklesin kılıcı gibi salladığı kota, kontenjan silahını o denli etkin bir şekilde kullandı ki üreticilerin büyük bir kısmı daha kendilerine tahsis edilmiş kotalarını doldurmaya fırsat bulmadan ürünlerini yarı fiyata “yaş çay tekellerinin” doymak bilmez iştahasına  teslim etti. İşin ilginç yanı ne üreticiden ne de üretici dostu olduğunu her fırsatta haykırmayı marifet sayan “emek ve emekçi önderi” kişi ve kurumlardan tek bir ses çıkmamış olması. Hopa yerel seçimlerinde şaşalı “ittifak” metinleri kaleme alan, “atları eşkin dilleri keskin”  Hopa’nın seçkin polit bürosunun daha kıymete değer hangi meseleyi öncüllediğini  ve kendini hangi meseleye odakladığını insan ister istemez merak ediyor. Belli ki Hopa halkının bizim göremediğimiz ya da görmekte zorlandığımız daha hayati meseleleri var.

Daha önce de dile getirmiştim, yine tekrarlayacağım. Bu Kopmuş’ta kıyamet neden kopmuyor? Olur olmaz zamanda, hiç beklenmedik yerlerde arz-ı endam eden bu “deccal” , söz konusu Kopmuş olunca neden işi bu kadar ağırdan almaktan bir beis duymuyor? Tabelasındaki “halk” kelimesinin kanırta kanırta söküldüğü belli olan Kopmuş Plajının “halktan” arındırılmış olması, ranta teslim edilmiş olması, mafya vari usullerle işletilmesi ve bence en önemlisi tabeladan sökülen “halk” kelimesinin sadece kir izleri ile varlığına inatla devam etmesi “halk dostlarını” hiç mi rahatsız etmez.

Belli ki birileri “atacağı taşın ürküteceği kuşlara değmeyeceğini” düşünüyor. Siyasete bagajınız dolu olarak girerseniz yolda tamponunuzu feda etmek zorunda kalacağınızı bilmeniz gerekir. Ancak ne bagajınızdan ne de tamponunuzdan feragat etmek istemiyorsanız siyaset denen trafik keşmekeşine adım atmamanız en akıllıca olan yoldur. Hopa şehir merkezindeki sahil dolgu alanı üzerinde kurulu işletmeler ile Kopmuş Plajının mülkiyetine dair illiyet bağı düşünüldüğünde şeytan dürtüklemekten bitap düşüyor. Belli ki Kopmuş Plajında atılacak bir taşın ürküteceği kuşlar bazılarını fena halde “tedirgin” ediyor.

Siyaset samimiyet işidir, özü sözü bir olmakla kalıcılık kazanır. Tersi durumda dönemsel gelgitlerle özüne dair ne varsa aşındırıp kendini toplumsal meteorolojinin politik atmosfer tahmin dairesine dönüştürür. Rüzgâr bekler, yağmur duasına çıkar, doğallığından uzaklaşır. Hâsılı, bu tür bir anlayış ve onun aktörleri zarfı parlatmaya çalışmaktan mazrufu boşlarlar. Durum bu olunca siyasetin sağ ya da sol yelpazesi arasında -ister parlamento içi ister parlamento dışı fark etmeden- şekli, simgesel bir etiket farkı dışında öz olarak bir fark kalmaz ve varsa ayırt edici özelliklerin flulaştığı bir aynılık yaşanır. Bu durumda her problem; siyasetin çözüm aradığı sorunlar olmaktan çıkıp, siyasetin problemlerine çözüm bulmak için araçsallaştırdığı, manevra alanı olarak kullandığı enstrümanlar haline gelip çözümsüzlük batağını büyütmeye katkı sağlar. Uzun bir zamandır Hopalı hayvan severlerin feryatlarına tanıklık ediyorum. Seçim öncesinde verilen sözlerin tutulması bir yana hayvanlar açısından mevcut koşulların daha da geriye gittiğine dair serzenişler daha sık dillendirilir oldu. Üzülerek görüyorum ki mevcut belediye yönetimi de imkânlar dâhilinde hayvanları tedavi etmek, sağlıklı barınma koşullarını sağlamak yerine, hayvanları sokaklardan toplayıp, gözlerden uzakta ölüme terk etme yolunu seçmiş. İşin daha acı olanı hayvanların bakımı, iaşelerinin sağlanması ve diğer konularda ülke çapında ilgili sivil toplum kuruluşlarını harekete geçirip belediye üzerinde oluşabilecek ufacık bir “mali yükü!” paylaşma konusunda kendini paralayan hayvan severleri “kökü dışarıda”  kışkırtıcılar olarak gören, mevcut yönetimi yıpratma misyonu üstlenmiş ajanlar olarak algılayan ve bu algıyı yayma noktasında şuursuzca çabalayan bir takım eşhasın Hopa’da politika yapıyor olmasıdır. Dedim ya zarfın içini dolduracak bir şey bulamazsanız yapacağınız tek şey zarfı süslemek, allayıp pullamaktır. O allayıp pulladığınız zarfın süsleri de bizim bildiğimiz posta idaresi değişmediyse tez zamanda dökülecek, kel bütün ihtişamıyla ortaya çıkacaktır.

Bir önceki dönem; “bankamatik farelerinin”, “sallabaşı al maaşıcıların”  koloni kurduğu belediyede yeni dönemde ne yazık ki değişen bir şey yok. Bu yiyici koloniyi dağıtmak için bir girişimde bulunmamış olmak bir yana iki bacaklı bu asalak hayvanatın gemi azıya alarak belediyeye dert anlatmaya gelen insanlara yeni yönetime oy vermekle bu dertleri fazlası ile hak ettiklerine dair açıktan sözler sarf edecek cesareti nereden bulduklarını, herhalde yeni yönetimin “kararlı pasifizmine” bağlamak fazla abartılı olmayacaktır.

Bir belediye personeli olması hasebi ile kendi siyasal aidiyetlerinden en azından mesai saatleri içerisinde vazgeçmiş olmaları gereken bir takım personelin değişen hiçbir şey yokmuş gibi parti militanlığına eksiksiz devam etmesi ve özellikle bu personelin demokratik hakların kullanıldığı bazı gösteri ve yürüyüş eylemlerine ellerinde sopalarla müdahalede bulunacak derecede “azgın” kişiler arasından seçilmiş  olması ve yeni yönetimin bu “azgınlığı” ödüllendirircesine sessiz kalması ve müdahil olmayacağına dair emareler vermesi oldukça düşündürücüdür.

Seçimle idaresine talip olduğunuz bu kurumlar sizin şan, şöhret, makam-mevki, ego tatmini ya da birtakım kişisel hesaplarınızın hayata geçirilmesinde bir basamak olarak, bir sıçrama tahtası olarak değil; kamunun, halkın haklarının muhafazası ve devamlılığını sağlamak üzere organize edilmelidir. Onun için işi ehline vermek, liyakate kapı aralamak, bu şartlara haiz olmayanları def etmek kamu adına yerine getirmeniz gereken bir borçtur. Kurdu kuzuya, kümesi çakala teslim edecekseniz ya da kümesi korusun diye görev tevdi ettiğiniz “karabaşın” kümesten tavuk aşırmasına görmezden gelecekseniz vay halimize.

Vermeden almak Allah’a mahsustur. Siz beyanat verdiniz, söz verdiniz, taahhüt verdiniz karşılığında oy aldınız, makam aldınız, mevki aldınız, unvan aldınız. Ve görünen o ki aldıklarınızla yetindiniz, aldıklarınızın karşılığını verme sırası geldiğinde sessiz kaldınız, görmezden geldiniz, sümen altı etmeye çalıştınız, yan çizdiniz, “kandırıldık” dediniz. Ve yine belli ki bu serüvenin sonu “Allah bizi affetsin” ile son bulacak. Allah affeder mi? Belki.. Ya halk…

Zorunlu Not: Bu yazı İstanbul seçimleri yapılmadan önce yazılmıştır. İstanbul seçiminin sadece bir İstanbul seçimi olmadığı göz önüne alındığında ve İstanbul dışında (Ankara,İzmir, Adana…..belki Hopa’da da) bazı belediyelerin yukarıda sözü edilen eksiklikleri tamamlama yönündeki adımlarının İstanbul seçimleri ile ilgili süreç devam ederken rakip tarafından menfi bir propaganda malzemesi olarak kullanılabileceği kaygısının ağır bastığı ve bunun sonucu olarak söz konusu belediyelerin işi en azından seçim sonuçlanıncaya kadar ağırdan almayı tercih ettiklerini biliyorum. Artık süreç tamamlanmıştır ve ağırdan almayı gerektirecek bir durum yoktur. İvedilikle insanların, özellikle belediye personelinin siyasetine, kıyafetine, milliyetine bakmadan sadece liyakatin ve emeğin tek kıstas olarak gözetildiği bir elemenin yapılması zaruridir.