Hopa’da pide denince akla gelen ilk isim: Hızır Dayı

 ‘İyi bir hayat hikayesi yazmak, iyi bir hayat yaşamak kadar zordu.” Oğuz Atay

Hızır Dayı: Eski zamanlar yaşlılar içinde gençler içinde kötüydü. Yoksul idi millet. Para yok. Hasta olduğunda üfürükçüye gidiliyor. Şimdi öyle değil hiç olmazsa …

Hızır dayı herkes seni az çok tanır, bilir. Bir de senden dinleyelim istiyoruz hayatını. Çocukluğun nasıldı? O zamanlan bize anlatabilir misin?

1914 yılında doğdum. Kuvayi Milliye zamanında eski yazıyı öğrendim biraz. Köyde imam yoktu, bazen ben imamlık yaptım. Müftü olamadım ama adım öyle kaldı. Babam okur yazardı.

Çocukluğum çobanlıkla geçti.15 yaşıma kadar keçilerin peşindeydim. Elbise yok, yalın ayak, soğan ekmek … Akşama keçileri getiremezsen dayak da vardı işin içinde.

Büyük Harple ilgili bildiğin, büyüklerden dinlediğin olaylar var mı, bizle paylaşır mısın?

Büyük Harp’de çocuktum. Babamdan dinlediklerimden aklımda kalanlar … Muhacirlik yılları. Kimisi Samsun’a kadar gitmiş. Bizimkiler Çayeli’ne kadar gitmişler. Muhacirlik 3-5 ay sürmüş, kimisi sonra geri gelmeye başlamış, kimisi geri dönmemiş aşağılara doğru yoluna devam etmiş. Bir kısmı yolda sıtmaya yakalanmış, kırılmış. Benim halamın kocası da sıtmadan ölmüş

Hopa Lazlarının da hepsi muhacir o dönemde. Ne olmuş biliyor musun? Serenderler, evler fındık dolu, elma, mısır dolu. İnekler ahırda bırakılmış. Tüccarlar işyerlerini öyle bırakıp kaçmışlar. Osamaniye’ deki Gaaloğlilerden Bertali’nin dedesi Mehmet Ali, o göçmemiş, Sundura’da boş bir eve yerleşmiş fırsattan. Sahipsiz kalan ne var ne yok her şeyi toplamış.toplamış. Bunları Rusya’ya götürüp satmış. Ben tanıdım o adamı, çok iyi Rusça konuşurdu.

Ağalık, eşkıyalık da vardı daha. Mamuli Vasfı vardı mesela. Şimdiki sanayinin yeri onundur. Ben de bir defa yoğurt götürmüşüm ona. Saudal Mehmet, Durak Mehmet, Abaza Şevki. Bunlar o zamanın eşkiya­larıydılar. Hemşinlilerden de Molloğli Yakup vardı. Batum’un Gürcüleri vurdu onu, mezarı Ğigoba’dadır.

Fınncılığa ne zaman başladın Hızır dayı? Zanaatçılık nasıl gelişmiş buralarda? Kimler vardı senin döneminde?

1935 yılında fırıncılığa başladım. Altı tane fırın vardı, o zaman. Hemşinli olarak beş tane esnaf vardı, Hopa’da. Koyunculardan Muhammed, Yağcılardan iki kardeş, Şükrü Akbıyık’ın dedesi de fırıncıydı. Zendit’ten Topal Cemal’in babası Harun, bir de Mehmet Topaloğlu vardı. Altıncı ben oldum. Gerisi hep Lazlardandı.

Buraların zanaatçıları hep Rum, Ermeni idi. Artvin’de, Ardanuç’ta hep onlar vardı. Ermeni kırımı diyorlar … Hükümet bitmişti, hükümetin Ermeni ile uğraşacak durumu yoktu. Eşkiyalar yaptı. Eşkiyalar onları buradan kaçırmak istiyordu. Ermenilerin mallarına elkoydular, kızlarını kadınlarını kaçırdılar. Eşkiyaların devletle bir işleri olmazdı.

Hopa’nın demircisi, bakırcısı hep Rum, Ermeni idi, harpten evvel. Ne Laz ne Hemşinli zanaatçı vardı.Kazma yapan, çapa yapan, bakır güğüm yapan onlardı. Eşkiyalar onları kaçırınca, yanlarında çıraklık yaparak işi öğrenmiş bizimkiler onların yerini aldı. Hemşinliler Çamlıhemşin’ den buralara gelmişler. İlkin Ğigoba kurulmuş, herhal 350 seneyi bulur. Bundan 60-70 yıl önce Yağcıoğullanndan birinin mezar taşını görmüştüm; tam 157 senelikti mezar. Oradakiler hep zanaatla uğraşmışlar. Aşağılara gitmişler. Bizimkiler de koyunlarla yaylacılık yapmaya başlamışlar. Kibaroğli, Tosunoğli, Mustoğli, Vacoğli, bunların hepsinin sürüleri vardı. 40’lara kadar böyle. Kışın Batum’a götürülürdü sürüler. Oraları Ruslar kapatınca sürülerin işi zorlaştı. Kışlar ağırdı o zamanlar… Çamlıhemşin’ dekiler sanayiye girdiler, gurbete gittiler. Biz toplu kaldık burada, o yüzden unutmadık Hemşinceyi.

İlk ustam, Rusya’da kalmıştı, orada öğrenmişti fırıncılığı. Borçka’daki Molloğlilerden. Altı ayda usta yaptı beni. Bize, Trabzon’a kadar, fırıncılığı Rusya’ya gidip çalışanlar getirdi. Bizim ekmek modelimiz franzuladır. Aşağılarda askeriye usulü somun ekmek yapılırdı. Biz çiçek mayasını bulduk Yabani üzümün çiçeğinden. Aynı ıhlamur çayı gibi yaparsın, ondan maya olur. Onunla yaptık ekmeği.

1936’daydı herhalde. Fırını kapattım. İşçilik yaptım. Olmadı. O zamanlar Zonguldak’a gidiyordu herkes, madene. Camcı Muhittin orda. Onun yanına gittim. Gene bir fırında iş buldum. Ama para yok gene. Olacak gibi değil döndüm geriye. Gurbette de zor, burada da. Ondan sonrada bu tezgahı bırakmadım.

O zamanların Hopa’sı nasıldı?

Bu yamaçlarda birkaç ev vardı. Dereden su alırdı fırıncılar, lokantalar. Deniz, İş Bankasının önüne çakılı yığardı. Rıhtım yoktu. Gümrükten gemi ile mal gelirdi. 60 kişi vardı, gümrükte çalışan. İsmail diye biri vardı başlarında. Onlara ekmek satardık.

Başlık parası vardı. Lazlar’da yoktu. Tam 150 lira başlık parası verdim. Reşat altını 5 lira, hesap et artık.

Hafta günleri köyden yoğurt, yumurta getirirdiler. Yoğurt 20-30 kuruş, yumurta 5 kuruş. Gazyağı, içyağı gibi şeyler alırlardı. Köylüler çarşıya indi mi ekmeğini, hamsili ekmeğini peşlerinde getirir, kıyıda köşede yerdi. Her gün yüz tane atlı inerdi köylerden.

Ardahan, Kars haftada iki defa buraya gelir, gemi beklerdi. Hanlarda, otellerde kalırlardı. Gemilere biner gurbete giderdiler. Gemiler celep taşırdı.

Kütük taşırdı. Oradan da manifatura, bakkal işi şeyler getirirdiler. Yol yok o zamanlarda. Her şey atların sırtında. Sundura’da bir at ahırı vardı, Akbank’ın. Atlar Kars’a çalışıyordu. Posta, gemi ile getirilen mallar hep atlarla taşınırdı. Kars’a, Ardahan’a … Gemilere mal taşıma-indirme işini Küçüklaliler, Alpaylar yapardı. Kütük işini Ruhi Kumbasar, Sadoğlu, Kazdal Hüseyin yapardı. Köylerdeki cevizleri aldı götürdü Kazdal Hüseyin. 2,5 kuruşa, 10 kuruşa sattılar cevizlerini köylüler. Buradakiler bitince, Şavşat’tan getirmeye başladılar kütükleri. Sahile yığarlardı kütükleri. Liman yok daha. Liman 5 7 senesinde yapıldı. Kemençe Osman döneminde. Kayıklarla çeke çeke gemiye kadar götürülür, vinçlerle de gemiye alınırdı. Her köyden üç­beş kişi çalışırdı bu taşıma işinde. 5-10 kuruş yevmiye verirlerdi. Yolcu gemisi pazartesi ve çarşambaları gelirdi. Tam yedi gün sürerdi İstanbul’a gitmek.

Belediye var mı o zamanlar?

35’te Türkiye’nin nüfusu 16 milyon. Su yok, elektrik yok. Bir tane ekmek 10 kuruş. Etin kilosu da 10 kuruş. O zaman belediye başkanı Fındıklıdan Mustafa, Hacışahinbeyler’den. Fındıklı Hopa’nın nahiyesi. Çiçekoğlu Rüştü, Karabasan Cemal encümen azası. O zaman seçim yoktu, ileri gelenler kendiliklerinden idare ederlerdi…

İsmet Paşa gelmiş buraya, hatırlıyor musun?

İsmet Paşa geldi, 1936 yılında. Geleceği söylendiğinde, buradaki ağalar mahallelerden halı, kilim topladı, yollar çamur diye. Caminin bi,yaşam 18 altından ta iskeleye kadar halı döşemişler. İsmet Çakır o zamanın vekili, o da peşinde. İsmet Paşa geldi, caminin  altında indi arabasından. İleri gelenlerle tokalaştı. Şerafettin ile Osmanağaoğlu Şevki var idi, onlarda peşinden gidip Paşa’dan Hopa’ya yardım istemişler. Paşa da “Hopa’yı zengin gördüm, yardıma  ihtiyacı yok” demiş. Öyle anlattılar. Ee sen yolu halı ile döşersen …

30 ile 50’li yıllar arasında her şey ucuzdu. Mesela buğdayın kilosu 1,5 kuruş. 41-43  arasında, İsmet Paşa  döneminde, savaş zamanı, ofis her şeye el koymaya başladı. Topladıkları mısırları da kurtlandırdılar, döktüler Çoruh’a.

O zamanlar altı fırındık. Kaymakam hepimize birer çuval un verirdi. Bir çuvaldan 120 ekmek çıkaracaksın. Vesika ile ekmek verilirdi. Akşam ezanına kadar ekmek satışı olurdu. Polis, zabıta denetiminde. Ekmek alamayanlar olurdu. Yalvarırlardı; versen olmaz, vermesen olmaz … Lokantacı Cemal vardı. Vesikayı getirdi, baktım, 12 tane mühür var. Yarısı yeşil yarısı kırmızı. Verdim ekmekleri ama iş sonra resmiyete bindi. Zavallı Müftünün kimsesi yok. Kapattılar fırınımı iki gün.

50’de seçim oldu, Menderes geldi. Onla başladı geçim sıkıntısı. Buğdayı 30 kuruşa alıyordu dışarıdan, 20 kuruşa satardı.

Eski zamanlar yaşlılar içinde gençler içinde kötüydü. Yoksul idi millet. Para yok. Hasta olduğunda üfürükçüye gidiliyor. Şimdi öyle değil hiç olmazsa …

Senle ilgili çok hikaye anlatılıyor. Mesela şu sana yağı ile ilgili …

Sene 1949. Vali gelir Sallabaşın kahvesinde yatardı. Haftada bir buraya inerdi, Arhavi’de dostu var diyorlardı. Neyse … Şekerci Ali vardı, o da kahvaltı yeri açmış. Sana yağı da yeni çıkmış. Kahvaltıya gittim, baktım vali de karısıyla kahvaltıya gelmiş. Ben süt istedim. Bu adam valiye “tere mi koyayım sana mı koyayım?” diye sordu. Adam sende, sana yağı desene! Vali kızardı, kansı da bozuldu. Ama ne yapsın, “koy bir şeyler” dedi. Kahvaltıyı bitirdiler, kalkarken karısı valiye hesabı Kahvaltıyı bitirdiler, kalkarken karısı valiye hesabı ben vereceğim dedi. Verdi parayı. Üstünü alırken de, “çok güzel olmuştu, diğer lokantacılara da söyle, onlarda sana koysun” demez mi! Yaa

Bu röportaj BirYaşam Dergisi Haziran – Temmuz 2008 tarihli 2. sayısından alınmıştır.