Murgul’dan Artvin’e doğru

0
282

MÜFİDE KAYA IŞIK

 

Artvin’in yarım saat uzağındaki Murgul’da doğup, büyüdüm. 50’li, 60’lı yıllardı. Karadeniz’in en yeşil ilçelerinden Hopa’nın, dağlarının öteki yüzündeydi Murgul. O muhteşem yeşilin aksine, buradaki renkler gri ve siyahtı. Dağlar ağaçsız, kara, ortasından akan dere kirli, gri. Şehrin yarısını kaplayan bakır fabrikasından sık aralıklarla kötü kokulu, sarı bir duman yayılırdı. Nefes alamaz, öksürüklerle eve, okula, kapalı mekanlara sığınırdık. Bakır, dağın tepesindeki İskep köyünden çıkarılır, Murgul’a fabrikaya indirilir, eritilip işlenerek yabancı ülkelere yollanırdı. Artvin’in, Karadeniz’in herbir yanından binlerce işçi, yüzlerce mühendis, emeğini, alınterini akıtırdı burada. Çalışma koşulları çok zordu. Üstelik halka verilen sözlere rağmen, zehirli duman ve diğer sorunlar çözülmüyordu bir türlü.

Annem, Artvin merkezde şirin, otantik, bahçeli bir evde büyümüştü. Biz her yaz tatilde dayımlara, amcamlara giderdik. Kavak ağaçları, gül bahçeleri, çok çeşitli meyveleri, muhteşem ormanları ve güzelim evleriyle Artvin bana bir masal diyarı gibi gelirdi.Murgul ile Artvin’in böylesi büyük farklılığını çocuk kafamla çözemez şaşardım. Büyüdükçe anlamaya başladım gerçekleri.

Yıllar geçtikçe duman ağaçları, bitki örtüsünü yakıp bitirdi Murgul’da. Deli yağmurlarla oluşan selleri tutacak bir tek ağaç kalmamıştı artık. Dağlardan evlerimizin tepelerine kayalar yuvarlanıyor, her yağmurda birkaç ev sele kapılıyordu. Karlı bir kış günü evlerin tahliye edilme kararı ile uyandık. Babamın binbir özenle yaptırdığı altı lokanta, üstü evimizden, hiçbir karşılık alamadan çıkartıldık. Üniversiteden ilkokula kadar eğitim gören beş çocuklu bir aile olarak ayakta durmaya çalışırken, babam hastalandı bu kez. Zaten babalar hep hastalanıyordu. Özellikle madenle yakın temasta çalışanlar, birer birer hayatlarını kaybediyorlardı. Ve kadınlar ve çocuklar, başta kanser olmak üzere ağır bedeller ödüyorlardı. Bir müddet sonra ailenin sorumluluğunu üstlenen büyük kardeşlerin atandığı uzak diyarlara göç etmek zorunda kaldık. Son on yılını hasta yatağında geçiren babamı, oralarda verdik toprağa. Bunlar yalnız bizim değil, çoğunluğun hikayesiydi. Herşeye rağmen, Artvin merkezlisi, Lazı, Gürcüsü, Hemşinlisi ile yıllarca bir sevgi yumağı halinde yaşadığımız Murgul’dan ayrılmak çok acı gelmişti. Yüreklerimizin bir kısmı orada atıyor hala…

Birkaç yıl önce gittik, tüm kardeşler Murgul’a. Bir anaya, bir evlada kavuşur gibi gezdik sokaklarını. Fabrika kapatılmış, bir harabe halinde, geriye dönüp bakan olmamış. Sonra dağa, İskep’e çıktık. Şu an Cerrattepe’ye göz diken şirket, orada maden çıkarmaya devam ediyor. Üstelik özelleşen madencilik daha da vahşileşmiş, hiçbir kural tanımaz olmuş. Madenin çıkarıldığı yer göktaşı düşmüş gibi devasa bir oyuk, dibi zehirli sularla dolu. Okulun, köyün iki adım ötesinde tehlikeli patlamalar…İçi boşaltılmakta olan bir arı kovanına benziyor. Balını uluslararası şirketler ve yerli ortakları sömürürken, geriye terin, kanın karıştığı toprakların türküleri kalmış. Hala Cerattepe’de olacakları farkedemeyenler için yazmak istedim, işte Murgul orada, gidin görün, o türküleri dinleyin, dağından, taşından, insanından. Dünya’da sadece Murgul’un dağlarında yetişen orman gülünden, ‘Mor-Gül’ den dinleyin;

‘Baykuşlar tünedi dostum, dağıma benim,
Değme zalim, değdirtmem gülüme benim…’

Dünyanın 100 ormanından birinin eteklerinde kurulmuş Artvin’im, memleketim…Çoruh boyunca ülkenin en lezzetli zeytinlerini, zeytinyağını, en güzel üzümlerini, şaraplarını üreten Orcuk, Sirya, İşkabil şimdi sular altında. Toprağı verimli güzelim Yusufeli de aynı acı sonu bekliyor. Barajlarla, HES’lerle delik deişk edilen bu sert doğada yarın ne felakteler yaşanabileceğini hiçe sayarak, yeryüzünün en hızlı debisiyle akan Çoruh’a prangalar vuran zihniyet, şimdi gözünü Kolorta’dan Atmaca’ya, Kafkasör’e oradan Cerattepe’ye, Melo’ya, belki de o görkemli Genya’ya dikmiş.

Nasıl da masum görünümlü çözümler sıralanıyor şirket tarafından;

Çıkardıkları toprakları geri sereceklermiş. 5 gram altın için 1 ton toprağın elden geçirilmesi gerekiyor. Tonlarca toprağı serebilmek için gerekli arazi nasıl bulunacak? Yeniden ve yeniden yüzlerce yıllık ağaçları keserek mi?

Kesilecek 50 bin ağaç için 1 yerine 3 ağaç dikeceklermiş. Bir ağaç kaç yılda büyür, kaç ağaç kaç yılda ormanlaşır acaba? Bu sert doğanın dengesiyle bu derece uğraşırken, Artvin’I nasıl heyelanların beklediğini hiç mi bilmiyorsunuz?

Siyanür kullanılmayacakmış. Dünyada siyanürsüz altın elde etme metodu henüz icat edilmedi. Okumuş yazmışlığıyla ünlü Artvin halkı mı kanacak bu söze?

Altın değil bakırmış istedikleri. Bakırın içindeki altını da çöpe atarlar artık!

Bugünlerde ise yeni bir haber; maden Murgul’da işlenecekmiş. Anlattığım gibi aynı bölge, aynı dağlar, aynı ekosistem; bir çiçeğine, bir kelebeğine kıyılmaması gereken.

Gelirinin sadece %2’sinin halka dönebileceği bilinen bu inatlaşmada, derin politik bir karar mı var?

Yıllar önce önderlikleriyle halkın kalbinde yaşayan, ‘Artvin’in güzel çocukları’ da yeraltı, yerüstü kaynaklarımızın, yoksul halkımızın, ezilen onurumuzun savunucuları değiller miydi?

O muhteşem dağların rüzgarı, fırtınası, karı, boranı, ellerimizde tulumu, kemençesi, akordiyonuyla sıcacık haziran sabahlarına uyanacak. Sıcacık haziran sabahlarına…

*Bölgeyi yakından bilen emekli öğretmen.

Kaynak