Özür… binlerce defa | Deniz Topaloğlu

0
137

Deniz Topaloğlu

Yaralar vardır; bir türlü kabuk bağlamayan. Yaralar ve yaralılar. Acı veren, ciğerlerimizi söken, başımızı ufka doğru kaldırıp ilerlememizi engelleyen, hep arkamıza bakmamıza sebep olan, ne kadar kulaklarımızı tıkasak da feryatları her daim peşimizi bırakmayan, rüyalarımıza sızan, ekmeğimize bulaşıp tuzlu, acı bir tat veren, gözlerimizi kapadığımızda bir yolunu bulup bilincimizin perdesinde tekrar sahne alan acılar. 

Ve tabii ki bir de kurbanlar vardır. İnsanlık dışı, tahayyül ötesi, soğuk, kansız, acımasız, nefret dolu; rakamlara, istatistiklere, formüllere, harekat planlarına, milli çıkarlarımızın iştahası doymaz tanrılarına kurban verdiğimiz yaralılar ve kurbanlar. Irmak kenarlarında, dağ başlarında, ıssız kavurucu çöllerde, dağ yamaçlarında, kasaba merkezlerinde, köylerde, şehrin göbeğinde, mecliste, mebusanda, payitahtta, ittihat yolunda, terakkinin merkezinde ölüme, milli çıkarlarımızın iştahasına amade ölüm sofralarına rezerve edilmiş; kimi yaşlı, kimi terütaze sütten yeni kesilmiş, kimisi rezerve edilmiş kan sofrasında gözlerini açmış, ana sütünün ılık şefkatini dudaklarında henüz tatma imkanı bulamamış; kimi kadın, kimi erkek, kimi henüz çiçek açmış genç bir kız, kimi bir fidan bir yağız delikanlı, kimi doktor, kimi muharrir, kimi tüccar, kimi köylü, kimi eşraf, kimi esnaf, kimi dindar, kimi dinsiz, kimi masum, kimi gaddar, kimi aşık, kimi maşuk, kimi şişman, kimi zayıf bir buçuk porsiyon hasılı hepsi insan, hepsi adem. Kimi yağma uğruna, kimi servet uğruna, kimi vatan uğruna, kimi din uğruna, kimi cennetten çevireceği bir parsel uğruna, kimi kapatacağı genç bir terütazenin teninin şehevi zevkleri uğruna, kimi sadece kanla beslenen köpeksi, leşcil benliğini besleme uğruna bir tesbih tanesi gibi dizilip köklerinden koparılmış, dalları budanmış, aç, susuz, yorgun, tanrının insafının, vicdanın gözlerinin ulaşmadığı puslu alacakaranlık yollarda tek tek koparılıp, yol kenarlarına, uçurumlara, akbabaların, yabani hayvanatın günlük iaşesine kurban edilerek, erimiş, eritilmiş; bütün anılar, aşklar, sevgiler, akrabalıklar, akranlıklar, rüyalar, sevgi dolu çocuklar, merhamet kaynağı analar, ailesinin üzerine titreyen babalar, hayatın son sahifesini çoluğu çocuğu, torunu torbası ile çevirmeye niyetlenmiş nineler, dedeler, ananeler; soluk siyah beyaz fotoğraflar, şifreli telgraflar, tarih ve sayılı resmi makama ithafen yazılmış raporlar, tutanaklar arasında tozlu raflara kaldırılıp, arşiv denilen tarihin aydınlatılmayı bekleyen çekmeceleri arasında hatırlanmak, geçmiş ve artık geçmişte olsalar haklarında bir çift de olsa insaf, özür ve merhamet barındıran kelam sarf etmek yerine, nefreti tazelemek, yaraya tuz basmak, yaranın kabuğunu kaldırıp tekrar kanatmak için bulunmaz bir kötülük araçları, açık oturumlarda kürsü işgal etmiş akademik titre sahip akbabalar için bir atıf kaynağı, kan ve zulümle yazılmış tarihin sofrasında tarihçi sıfatı ile bağdaş kurmuş kundakçı, bardakçı takımına lafazanlıkları ve kötücüllüklerine meze haline getirilmiştir. 

Büyük, çok büyük acılar vardır; tarihin sırtlayıp taşıyamadığı, onun belini büken. Büyük acılar üzerine bina edilmiş büyük ülkeler, büyük milletler, büyük aileler, büyük ekonomiler, büyük zenginlikler, büyük hanlar, büyük hamamlar, büyük saraylar, büyük fabrikalar, büyük camiler, büyük milli birlik ve beraberlikler, büyük milli benlikler, büyük bayraklar, büyük armalar, büyük flamalar ve belki de büyük mutluluklar vardır. Bütün bu gasp edilmiş büyüklüklerin üzerindeki sahte perdeyi hafifçe araladığınızda aslında büyükler içerisinde en büyüğün aslında büyük korkular olduğunu görürsünüz. Bir sürü büyüklüklerin yanında ona eşlik eden kocaman bir milli paranaya görürsünüz. Bütün bu büyüklüklere eşlik eden şaşaya eşlik eden, kurbanlardan devraldıkları güvercin tedirginliğini hep hissedersiniz. Ancak kurbanın güvercin tedirginliği avcı da “ava giderken avlanırım” tedirginliğine dönüşür. Bu tedirginlik bazen bölünme korkusu, bazen memleket elden gidiyor korkusu olarak sahne alır; ancak o büyüklük sahnesini hiçbir zaman terk etmez. Çünkü kılıç, boynu olanın boynunu keser.

Tarih, dünün karanlığını bugüne taşımak için yazılmaz, yazılmamalıdır da. Tarih, acıların üzerini örtmek, onu yok saymak, onu değersizleştirmek için de yazılmamalıdır; tarih acılarla yüzleşmek, yeni acılara mahal vermemek için yazılmalıdır. Tarih acılara alışmak için değil, bir şeyleri değiştirmek için ama önce acılardan başlanacak bir değişim için vardır. Tarihin bütün mazlum kurbanlarından özellikle de mazlumun boynuna değen kılıcın ucuna öyle ya da böyle al atmış bir adem soyunun üyesi olarak özür dilemek hepimizin boyun borcudur.