Utanmakla sevinmek arası – Ruhan Odabaş

0
491

Ruhan Odabaş

Yol Hikâyeleri – 1 –

Son gelişinin üstünden ne kadar zaman geçmişti!

Hangi mevsimdi, kiminle gelmişti en son!

Biraz utanç, biraz özeleştiri gibiydi düşünceleri. Doğduğu, çocukluğunun, gençlik yıllarının geçtiği bu güzelim topraklara, baba, dede ocağına son gelişini gözden geçirmek gibi bir gereksinim doğmuştu ve zoruna gidiyordu böyle bir konum…

Uzaklaşmaya çalıştı, uzaklaşmalıydı da. Gelişinin amaçları sapabilirdi böyle sürerse. Şiir gibi, türkü gibi anımsadığı çocukluk yıllarına gölge düşer, kendisini karamsarlığa sürükleyebilirdi…

Bir gözü yolda, bir gözü sürdüğü aracın gösterge tablolarındaydı. Dikiz aynasına bakmayı da unutmuyordu. Yolun en eski halini biliyordu ve eskiye oranla elbette çok daha iyi durumdaydı şimdilerde. Buna karşın dikkatli olmalıydı.

Düşündü; tünel bittiğinde de bu yolu mu kullanırdı!

Kullanmalıydı. Anıları vardı bu yolda ve tünel kimi güzellikleri alıp götürecekti kuşkusuz. Yazın farklı, kışın farklı güzelliklerini tünelden geçerken göremeyecekti çünkü.

Bu düşüncelerle, Zaluna’yı geçtiğini fark etmedi bile. Daha Hopa’dan çıkışta başlayan o farklı güzelliğin sonu gibiydi geldiği yol. Sonrasında yeni bir güzelliğe kapı açacaktı kafasında.

Herkesin bildiği, “Hemşinli” olarak tanımladığı çalışkan, konuksever, yürekli insanların yaşadığı bölgeydi buralar. Türkiye’nin en küçük illerinin başında gelen Artvin’de kullanılan farklı dillerden biri konuşulurdu ve kimseyle kavgalı değillerdi. Farklılıklarını öne çıkarmaya değil, güzelliğini yaşamaya şartlanmışlardı. Yalnızca Türkiye’de değil, belki de dünyada, “kamyon sürücüsü” dendiğinde ilk akla gelen yerlerden biri olan Artvin’de, bu mesleğin neredeyse beşikten başladığı bir insan topluluğuydular da aynı zamanda.

Gülümseyerek sürdü aracını. Giderek tepeye, Cankurtaran’a yaklaşıyordu artık. Birazdan tepeye çıkacak, arabasını sağa, geniş bir boşluğa çekecek, oradan denize doğru bakacaktı.

Öyle de yaptı. Kışını, yol vermezliğini de iyi bildiği Cankurtaran şu sıralar günlük güneşlikti ve bakıldığında Karadeniz kocaman, lacivert bir göl gibi görünüyordu. Derin bir nefes aldı, bir daha baktı denize doğru ve arabasına doğru yürüdü. Aklına yamaçtaki soğuk su geldi. İçmeden geçmek olmazdı. Birkaç basamak yukarı çıktı, avuçlarına aldığı soğuk sudan kana kana içti, ıslak ellerini yüzünde, artık kırlaşan, az sayıda kalan saçlarında dolaştırdı.

Tepedeki kontrol noktasında görevli trafik polislerinden birinin dikkatini çekti davranışları. Yaklaştı ve nereden geldiğini sordu. Yanıt aldıktan sonra ikinci soruya geçti gülerek;

“Kaç yıldır gelmediniz?”

Sıkılmakla utanmak arasında bir duygu gidip geldi. Sorunun yanıtını;

“Çok haklısınız, daha önce, daha sık gelmeliydim” olarak verdi ve biraz da kaçar gibi ayrıldı oradan.

……….

Tepenin diğer yüzü daha farklıydı. Cankurtaran’a kadar sıkça görülen, yöre insanının ekmek kaynağı olan çay bahçeleri yerini yavaş yavaş kestane, meşe ve gürgen ağaçlarına bırakıyordu. Arada görülen orman gülleri(komar), herkesin “acı bal” olarak bildiği, kimilerinin “tutan bal” olarak da tanımladığı balın belki de ana maddesiydi ve sarı, beyaz, mor renkleriyle bir tablonun farklı renklerini oturtuyordu doğaya.

Yol inişe geçmişti artık. Hopa’dan 700 metreye kadar yükselen bölüm bitmiş, Borçka’ya doğru çok sayıdaki küçük köprüden geçme aşamasına gelmişti. Aracın sesi değişmiş, motor rahatlamıştı. Bir an;

“Akaryakıtın kazığını azaltıyoruz” diye geçirdi içinden ve gülümsedi. Çifteköprü’ye de gelmişti artık.

Delikanlılık yılları geldi aklına. Derenin üstündeki eski, tahta binada yedikleri alabalıkları anımsadı. Oturdukları yerden, tahtaların aralığından, altlarından geçen buz gibi dereyi görebiliyorlardı. Dünyanın en güzel ikinci alabalığının üstüne kırılan köy yumurtalarının tereyağı ve anason kokularıyla karışımını çekti içine yeniden. Ne ki, o bina yoktu ve yolun geçiş yönü değişmişti çoktan. Anılarıyla yetindi ve sürdü arabasını.

Hopa girişinden başlayan tünel biraz ileriden çıkıyordu. Yol kısalacak, kış koşullarındaki olumsuzluklar aza indirilecekti ya, anılar ve görsellik ne olacaktı!

Bu düşüncelerle iniyordu Mç’at’a doğru. Sonra Düzköy, sonra Mervat, P’anç’vat, Kostanet derken Borçka’ya ulaşacaktı.

Kaçıncı köprü olduğunu bilemedi önce. Durdu, arabayı yolu engellemeyecek biçimde park etti ve dereyi en iyi görebileceği bir noktaya kadar yürüdü. Bir şey vardı ve anlam veremiyordu şimdi; dere, su, alabalıklar!

Su yoktu derede. Yok denecek kadar azalmıştı. Nedendi!

Orman, ağaçlar, gökyüzü karardı birden. Ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini bilemedi. Yalnızca, küfürle karışık bir sesle “HES” diyebildi. Yerden bir taş aldı, ayağının ucuyla toprağı kazımaya çalışıp taşı toprağa dikti; birinin, birilerinin, bir düşüncenin mezar taşıydı oraya diktiği.

Yeniden arabasına bindi, kontağı açıp marşa bastı ve hırsla inmeye başladı Kostanet’e doğru…

Devam edecek…