Yaylanın Çimenine – Yusuf Vayiç

0
456

Yusuf Vayiç

 

Artık ne kuzu ne dana sesi ne de at kişnemesi duyulur. Son senelerde düğün olduğunu duymadım. Eskilerde olan eğlencenin hiç biri yok, yaylalar yaşlıların dinlenme köyü haline gelmiş.

1970-80’li yıllarda bir başka idi yaylalar
Kap-kacak, yataklar, hayvanlar ve ev ahalisinden oluşan “köç” kamyona yüklenir yola çıkılırdı. Artvin’e vardığımızda yaylada gerekecek yiyecek şeyler alınırdı; çünkü burası yaylaya giderken yol üzerinde bulunan son şehirdi. Berta Köprüsü’nü geçtikten sonra Ardanuç’a varana kadar zor bir mecra başlardı. Yol oldukça dardı. Karşıdan gelen bir araca yol vermek için geri gidilerek yol verilebilecek geniş yer aranırdı. Yolun bazı yerlerinde kayalar oyulamadığından alttan köprü gibi destek sağlanmıştı. Birçok yerinde de, araç üstünde yolculuk yaptığımızdan, başımızın kayalara çarpacağından korkardık.
Cehennem Kanyonu’nu, biz orayı “Seslikaya” ismi ile anardık, attığımız taşın sesi yaklaşık bir dakika kadar duyulurdu. Cehennem Kanyonu üzerinden, eski yol üstendi, Ardanuç’a varmadan Tütünlünün virajlarını dönerdik.
Tütünlü virajlarını dönerken aracın muavini elinde takoz ile aracın üstünden iner, araç virajda manevra yaparken freni tutmaz diye takozla aracı durdurmaya yardım ederdi. Karanlıkmeşe ormanında çamların arasından çıkan yayla suyu gibi soğuk suyumuzu içer, çiçek ve çam sakızı kokuları arasında korkulu gözlerle on altı tane virajı döne döne yol alırdık. Gençler, kestirme patika yollardan sakız çekerek araba ile yarışırdı. Virajlar bittikten sonra tekrar araca binerler ve toplanan sakızları herkese pay ederdik.
Kimi göçler, Karanlıkmeşe ormanında Cevri’nin Han’ında kalırdı. Gecenin köründe yaylaya varıp neyle karşılaşacağımız bilinmezdi. Sabahtan yola çıkar, hiç olmazsa gündüz gözüyle yaylaya varılırdı. İlk soğuk suyumuzu Kutul’da içerdik ve ayrıca Kutul’da her zaman şiş kebap olurdu, çoluk çocuk şiş yerdi. Büyüklerse etin peşine rakı içmeseler o etin mürt sayarlardı. Kutul’un yukarısındaki boğazı geçerken üstümüze bir şeyler giyerdik çünkü İnce Ğarğan’ın serin havası karşılardı bizi.
Bilbilan yaylasından Tavget, Fatme Çayır ve Zengini Yurt yaylalarına gidilecek yeni ve kısa yolculuk söz konusuydu. Burada kimileri sığırlarını araçtan indirir ve yaylaya yaya devam eder diğer “köç” araçla önden gider, yayla evi kurma işlerini bir an önce yerine getirirdi. Böylece sabah şafağında Hopa’nın köylerinden birinde başlayan yolculuk akşamın geç saatlerinde yaylada son bulurdu.
Artık yayladayız. Kara taştan yapılan yığma evimizin yıkılmış yerleri tamir edilir, üstüne de naylon ya da muşamba çekilir, ardından da herkesin bir arada yattığı geniş divan çakılırdı. Diğer işler de ertesi güne bırakılırdı. Ertesi günü eksik işler tamamlanır ve yayla da iki buçuk üç aylık konaklama dönemi başlamış olurdu.
Sabahın ilk ışıkları ile evin yaşlıları sığırları koyverir, kimileri sığırların peşine evin erkek çocuğunu çoban ederek saat dokuza kadar sığırlar otlattırır, o saatlerde sığırlar eve getirilip sağılırdı. Sığırların dönüşlerinde danalar bağrışır, sığırlar karşı taraftan onlara seslenir, öküzler ayakla ve boynuzla toprağı kazıyarak böğürür, ipini koparan danalar annelerinin memesine saldırırken sahiplerinin çığlıkları yükselir, horozlar bu gürültüden kendilerine pay çıkarır onlar da öter ve yine koyunlar kuzularına kuzular da analarına meleşir ve köy yerinde görülmeye, duyulmaya ve özlenmeye değer kocaman şenlik oluşurdu. Bu şenlikle beraber yaylada uyuyan kalmaz, yayla hepten şenlenirdi.
İnsanın içini ferahlatan yayla çayının ve çayı kaynatmak için yakılan açık ateşteki çam odununun kokusu kaplardı ortalığı. O yeşili, berraklığı, tertemiz havası ile insan ömrünü uzatan yayla ovalarına dumanın yayılışı da bir başka olurdu. Havaların bozuk olduğu bazı günlerde de, evin içinde kalmak zorunda olduğumuz zamanlar, açıkta yakılan ateş gözlerimize işkence ederdi.

Hemşinlilerin “Gatmağan” dediği sütü kaymağından ayıran süt makinesi ile sütünü süzüyor yayla kadını; tereyağı yapmak için. Foto: İzel Yeniyurt

Eskilerde çayda kota-kontenjan olmadığı için herkes ikinci sürüm çayını aynı zaman zarfında toplar, köydeki gelin, kız, delikanlı, herkes aynı anda yaylaya çıkarlardı. O vakit yaylalar kat be kat şenlenirdi.
Yaylada yapılacak düğünler bu zamana denk düşürülürdü. Davul zurna eşliğinde ev ev gezilerek yayla ahalisi düğüne davet edilirken davulcu da payına düşen bahşişini alırdı. Yaylalarda Kürtlerle yakın olunduğundan düğünler de davul zurna eşliğinde yapılırdı. Silahlar atılır, at yarışları yapılırdı. Kocaman halkalar kurulur, kızlı erkekli atma türküler söylenirdi. Yaylada düğün olmadığı diğer günlerde köyün bir tepesindeki düzlüğe çıkılır, müziksiz de olsa düğünlerdeki gibi horon oynanır, karşılıklı maniler söylenirdi. Bu dönemlerde geceleri bile ay varsa ay ışığı ile, yoksa meydanda açık ateşler yakılarak eğlenceler sürdürülürdü. Bu arada aşklar da doğardı. Kaç kişi bu sevdalarını daim kıldı ama bazıları da yayla sezonu bitince bu sevdayı unuttu.
Hopa, Kemalpaşa ve Borçka’daki farklı köylerden bir araya gelmiş yaylada köy oluşturmuşsa da gençliğin sağladığı dayanışma ile asırlardan beri aynı köylüymüşüz gibi birbirimize sıcaklık ve güven duyulurdu. Evinde erkek kişisi olmayan birinin odununu doğrar ya da fiziki açıdan kadınların yapamayacağı işler olunca mahallede her kim varsa hemen yardımına koşardı. Yaylada oluşan bu dostluklar Hopa’ya gelindikten sonra da sürdürülürdü.
Köy takvimine göre ağustos yirmi dedi mi yayladan göçler başlar. Bazıları, Ardanuç eteklerinde eğer yerleri varsa, güzlük kalırlar. Aynı köyden üç beş hane bir araç tutar, eşyaları onla yollarlar, hayvanları ise yaya yollarlardı. Bu yolculuğun zorluğu ve keyfi bir başkadır. Birinci gün hava açıksa güle oynaya hayvanları otlata
otlata İnce Ğarğanı geçer, Karanlıkmeşe’den aşağı çam sakızı çeke çeke ilk akşam Ardanuç’a varır, orada konaklardık. Konaklama derken hayvanların yanında paltomuzu yere serer üstüne yatardık. Ardanuç’tan sonra Berta’dan aşağı Artvin’e gelirken yol kenarlarından nar toplar, bahçelerinden üzüm çalardık.
İkinci akşam, Artvin Lif Levha farikası karşısında yol kenarında geniş bir yer vardı, hayvanlarla birlikte orada konaklardık. Üçüncü günü ne kadar yorulmuş olduğumuzu tahmin edersiniz sanırım, yürü yürü yol bitmez akşama kadar Borçka’yı zor geçerdik. Hayvanlar bizden daha çok yorulmuş olurdu hatta topallayanlar bile olurdu. Dördüncü günü artık eve varacağımızın sevinci ile sanki yorgunluğumuz azalmış olurdu. Eve vardığımızda hoş beş etmeden, yemek yemeden, banyo yapmadan, elbiseleri bile çıkarmadan yatağa tuş olurduk. Ertesi günün akşamına kadar uyurduk da gene de yorgunluk geçmiş olmazdı.
Şimdilerde bu şenlik bu güzellik bu yorgunluk bu tat yok. Artık ne kuzu ne dana melemesi ne de at kişnemesi duyulur. Son senelerde düğün olduğunu duymadım. Eskilerde olan eğlencenin hiçbiri yok, yaylalar yaşlıların dinlenme köyü haline gelmiş. Şaşılacak olan, koca yaylada bir tane öküz iki tane tavuk yoktu. Köy çok sessizdi. Çocuklar bile çok azınlıktı, eskiden öyle miydi, sadece çocuk sesinin şenliği yetiyordu.

Geçitli (Geva) Yaylası (Ardanuç), suyunu yüklenen bulutların ilk uğrağı.

Unutulmaya yüz tutmuş geleneklerimizle birlikte yayla kültürümüz de can çekişiyor, İnsanların hayatta kalma mücadelesi, ekonomik çaresizlikler toplumu yalnızlaştırmış, dayanışmadan yoksun kılmış, dostluklar, arkadaşlıklar, insanlar artık sadece zor günlerde anımsanır olmuş, korkarım gelecekte zorluk ya da güzellik adına bütün dostluklar körelerek yok olma yolunda nam salacaktır. Moğolların dediği gibi, bir şeyler değil, bir çok şeyler yapmalı, başkası değil ben sen biz yapmalıyız. Başkaları bizim için asla güzel rüyalar görmez.