Yolun uzun olsun Kâzım Koyuncu

0
115

Cömert Uygar Erdem

Çocukluğumun bir senesi Gürcü köyünde, sekiz senesi ise Lazların da yaşadığı bir mahallede geçmişti. Biri Laz diğeri Hemşinli iki kan kardeşim olduğunu da düşünürsek Karadeniz kültürünün çok da yabancısı değildim. Ama, bir de ön yargımız vardı, Karadeniz’in sağ kimliği üzerine. Sağ kimliklerin sanata yatkınlık ihtimalini sıfıra indirgeyen bir ön yargıydı bu. Neden sağ kimliği ile tanıtılmaya çalışılan bir halkın şarkılarını dinlediğim sorgulanıyordu.  Arkadaşlık, komşuluk ilişkilerinde üzerinde durulmayan ayrım, nasıl bir hikmetse dinlediğin müzikte sol kimliğine halel getirebiliyordu. Halkların demografik yapıları; ilgi duyduğum, etkilendiğim şarkıları, şiirleri, öyküleri biçimlendirebiliyordu… Bir yandan da ezberciliğin içerisine sürüklüyordu. Kazım Koyuncu ve müziği ile tanışmam, böyle bir ruhsal döneme denk geldi. Şarkılar politikalardan güçlüdür demişti, haklıymış.  
Başka müzisyenleri dinlemek gayesi ile aldığım Salkım Söğüt-2 albümünde bir kez dinleyip, çok da algılayamadığım bir şarkıyı ertesi gün mırıldanırken buldum kendimi. Kimdi bu ses?

VİYA VE BAŞKA ŞEYLERİ SEVME

Viya isimli bir kaset aldım. Kaset kapağında, Viya’nın aletsiz sörf anlamına geldiği yazıyordu. Siyanürlü altın belaları, termik santral ve Karadeniz sahil yolundan bahsediyordu. Bergama sürecini bilmemek imkansızdı. Peki termik santral ve sahil yolları?
Yaş itibariyle, kaset zamanı çocuğuydum denilebilir. Walkmansiz sokağa çıkmak, yolculuk yapmak gibi fobilerim vardı. Kaseti ileri ya da geriye sarmak pil sarfiyatı demekti. Bu enerjiyi daha ucuz ve sürekli kılmak, kaseti 6 köşeli bir kalem ya da serçe parmak aracılığıyla ileri-geri sarmak ile mümkündü. Bir kaset ne kadar ileri-geri sarılırsa, kasetteki dinlenebilir şarkı sayısı o kadar azdır. “Bir şarkı için kaset mi alınır” sözü aslında tam da buna işaret eder. 
Kasetinin A yüzünü bitirince B yüzünü taktım. Ama hiçbir şarkıyı geri ya da ileri sardırmıyordum. Bu durum albümdeki şarkıların tamamının güzel ve dinlenebilir olduğu düşüncesinden değil? . Aşinası olmadığımı anladığım bir dilde şarkılar dinlemeye başlamıştım ve hiçbir şarkının melodisi ve sözleri aklımda kalmıyordu. Şarkıları mırıldanmaya çalıştığımda bunu başaramıyordum.
Çocukluğumu yakın temas içerisinde geçirdiğim bir halkın dilinde şarkılar dinliyordum. Lazca ve Hemşince, kan kardeşlerimin ana dilleriydi. Ancak, bu dillere hiç aşina değildim. Hepimiz Türkçe’yi, ana dillerimizden daha iyi konuşuyorduk. Oysa, anlaşılması gereken farklı şeyler vardı… Viya, bir araca ya da aracıya ihtiyaç duymaksızın kendini denize emanet etmeyi, özgürleşmeyi ya da başka şeyleri anlatıyordu.

İGZAS VE FIRTINA’DA SANTRAL İSTEMEMEK 

Viya’yı, şarkılarını mırıldanabilecek kadar dinlediğime ve algıladığıma inanıyordum. Bu sesten başka şarkılar da dinlemeliydim. Biyografisinde, Zuğaşi Berepe ve Dinmeyen’in kurucuları arasında yer aldığından bahsediliyordu. Sondan başlamıştım, Kazım Koyuncu’yu dinlemeye. 
Aynı anda, birden fazla albüm almak; öğrencinin ekonomik kaygılarından öte, bir albümü sağlıklı dinlemeyi engelliyordu. Çünkü, her iki albümü dönüşümlü dinleme gibi bir ruh haline kapılma tehlikesi vardı. Bir albümü algılayabilmenin en doğru yolu, o albüm ile baş başa kalmak, ileri geri sarmadan baştan sonra dinlemekten geçer. Her albüm, başka bir hikayedir. Her şarkı dinlenmediğinde, hikaye eksik ve farklı anlaşılır. 
Zuğaşi Berepe’nin İgzas albümünü aldım. Lazca rock nasıl olur diye merak ediyordum. Laz rock müziği, mutlak anlamda otantik formlarda bir müzik çağrışımı yaratıyordu bende. Sadece Lazca’ya yönelik bir önyargı değildi bu. Yasaklanan, yok olma tehlikesi yaşayan dillerde, politik ya da otantik tarzdan başka formda bir müziğe de pek yaşam hakkı tanınmıyor. Türkçe dışındaki dillerde, otantik form taşımayan müziklerin yapılamayacağı gibi katı bir düşüncem yoktu ama böyle bir form pek de beklenen bir şey değildi. Zira, yaptığınız müzik rock da olsa, albümünüz bir müzik markette Karadeniz müziği yapılan albümlerin bulunduğu rafta yer alıyordu. Lazların rock müzik yapması değil, Lazların Lazca sözlü rock müzik yapmaları beklenmeyen bir durumdu. Lazların Türkçe sözlü rock yapması daha olağan bir durumdu. Bu algıyı yıkan bir albümü algılamak zor oldu haliyle.
İgzas’ın Laz müziği üzerindeki algıda yarattığı soru işaretleri ve “Naşkvit Çaçxalay Perumadere!/ ?Fırtına’da Santral İstemiyoruz yazısı, başka bir noktayı işaret ediyordu. Çay Endüstrisiyle başlayan iklimsel değişikliğin santralle birlikte çığırından çıkacağından, inexi (deniz alası)’nın bir eski zaman balığı haline gelmesinden, vadide yaşayan hayvan türlerinin yok olmasından, tarihi evlerin yıkılmasından, binlerce ağacın kesilmesinden, iklimsel değişiklikten, kültürel ve doğal miraslarının yok olmasından kaygılanıyorlardı. Şarkıları da bu kaygılardan bağımsız değildi. Bu duygularla yapılan şarkılardan nasibimi almamam, pek mümkün olmadı. Bu duygular beni bir ekolojist yaptı.

VA MİŞKUNAN VE HAYAL KURMAK

Zuğaşi Berepe dinleyicilerinin İgzas ve Va Mişkunan hakkındaki teorik tartışmaları bir yana bırakılırsa; Va Mişkunan, bir grup arkadaşın kendi imkanları dahilinde yaptıkları samimi bir albüm. Her koşulda hayal kurabilmeyi, cesaretli olmayı ve emek harcamayı işaret ediyordu. Düşlenen ertelenmemeli, hayatın her anında yaşanmalıydı. 
Dinmeyen ise fazlaca bizdendi. Bir ezberi bozuyordu. Halk şarkılarını, bağlama çalmadan da söyleyebilirdik.

HAYDE…

Bir gün öğrendim ki, yeni albümü çıkacak. Gülbeyaz’da söylediği şarkıları, bin bir zahmet kasete çekiyordum. Sonra başka bir dizinin jeneriğinde sesini duydum. Sultan Makamı’nın dizi müziklerini yapıyordu. Müzikleri dinleyeceğim diye izlediğim bu dizi kentsel dönüşümü anlatıyordu. Konserlerinde bir şekilde kendimi öne atıp ısrarla soruyordum, yeni albüm neden çıkmıyordu. 
Bir gün duydum ki albüm çıktı. Hayde. Tiflis’ten Trabzon’a bir yolu çiziyordu. Karadeniz Sahil yolu değildi tabi bu yol. 
Hayde’den bir sene başka bir haber daha geldi… 
İgzas albüm kapağına yazdığı o notta, bana “Yolun Uzun Olsun” demişti. Eskişehir’de bir hukuk öğrencisiydim. İsimlerini o kaset kapaklarında öğrendiğim maden arama sahası, siyanürlü altın işletmesi, HES, termik santral, nükleer santral planlarının? sayısı artıyordu. O şarkılar, o albümler, o soru işaretleri, o algı, o cesaret… Bir şeyler yapılmalıydı. Yürüyüş farklı olmalıydı. Bakkala, manava başka türlü davranılmalıydı. 
Artık büyümüştüm, yolun sonrasına kendi başıma devam edebilirdim. Hayal kurdum
Onun söylediği, benim O yokken mırıldandığım o şarkılardaki gibi…
“Yolum uzun olsun”…

Evrensel, 29 Haziran 2014