Zzz… zıt Tokai | Deniz Topaloğlu

0

Deniz Topaloğlu

Sosyal medya icat edilmeden çok önceleri de hayatımızda ‘duvarların’ büyük bir önemi vardı. Sosyal medya icat edilip büyük oranda hayatımıza sızdığında bir ‘dejavu’ örneği gibi bilinçaltımızdan fırlayarak sosyal medya uygulamalarının ‘duvarlarına’ dönüştü her şey. Herkes ‘duvarında’ bir şeyler paylaşmaya, arkadaşının ‘duvarına’ ifade bırakmaya başladı. Her neyse… 

Eskiden;  kuşakların ‘x’,’y’,’z’ kuşağı gibi harfler ile değil  ‘68 kuşağı’, ‘80 kuşağı’ gibi tarihlerle ifade edildiği dönemlerde “duvar” deyince akla hemen üç şey gelirdi; Berlin Duvarı, sloganlarla dolu sokak duvarları ve tabii ki tuvalet duvarları. Berlin duvarı yıkıldı ve parçalarına bugün neredeyse bir göktaşı kadar kıymet biçiliyordur herhalde. Duvarlara slogan yazma işi de belli ki eski cazibesini kaybetmiş durumda, Facebook’unuzun ‘duvarında’ oturduğunuz yerden zarsız zahmetsiz bütün ‘duvarınızı’ doldurabiliyorsunuz artık. Tuvalet duvarlarının bugünkü durumu ile ahkâm kesecek durumda olmamama rağmen içeriğinin büyük oranda cinsel objelerin illüstrasyonu şeklinde vücut bulduğunu söyleyebilirim sanırım. Gerçi eskiden de bu içeriklere sık rastlanmakla beraber politik mesajlarda dikkate değer ölçüde vücut bulurdu tuvalet duvarlarında.

Sokak duvarlarına bir şeyler yazmanın bedelinin polis kurşunu ile can vermeye kadar vardığı durumlardan sakınmak isteyenlerin, kendini ifade etmeyi göze alamayanların, “ne şiş yansın ne kebapçıların” bir dönem oldukça popülerleştirdiği bir alandı tuvalet duvarları. Nasıl olsa zarsız zahmetsiz, rizikosuz bir rahatlamanın hem de çifte rahatlamanın kapısını sonuna kadar aralıyordu tuvalet duvarları. Havasızlığı, rahatsız edici kokusu o rahatlama karşısında katlanabilecek bir durumdu. Bugün sosyal medya mecralarından yükselen lağım kokusunun, devraldığı gelenekle ilgisi olmadığını kim söyleyebilir?

Toplumun barometresi gibi idi o zamanlarda tuvalet duvarları. Yanmış, yakılmış kapılar, kırılmış musluk ve alet edevatın çokluğu toplumda artan vandalizme; cinsel içerikli çizimlerin, belden aşağı küfürlerin, erotik göndermelerin çokluğu toplumdaki cinsel açlığın vardığı boyuta; politik sloganlar, örgüt amblemlerinin çizimleriyle dolu karalamaların çokluğundan da toplumsal politizasyonun vardığı boyuta dair önemli çıkarsamalar yapılabilirdi.

Niyeyse tuvalet yazısı dendiğinde aklıma ilk elden “Ülkücüler kadar zengin, Devrimciler kadar onurlu olmak isterim” yazısı gelir. Bu yazı dönemin politik aktörlerinin hâlihazırda durdukları noktayı apaçık ortaya koyarken bir yandan da ‘zenginlik’ ve ‘onur’ arasında git gel yaşayan ortalama insanın çaresizliğine işaret ederdi.

Bugün toplumun bütün kesimlerine sirayet etmiş dejenerasyondan, omurgasızlıktan, kibirden, ilkesizlikten, çürümüşlükten kaynaklı kokuşmuşluğun özellikle de bu kokuşmuşluğun fersah fersah uzağında olması gerekenlerin bile tuza ihtiyaç duyacağı hale geldiği durumda, o meşhur ‘yazı yazma helaya…’ diye başlayıp ‘merkezde’ devam eden muhabbeti aynı rahatlıkla yapabilecek miyiz?

Biliyorsunuz yerel seçimler öncesinde bir ‘Hopa İttifakı’ ihdas edilmişti. Beyannamesinde birçok konuya ilişkin taahhütler içeren bir taahhütname, imza edilmesine rağmen tek hedefi AKP’nin alt edilmesi idi. Diğerlerinin tamamı klasik seçim öncesi bir pr çalışmasından ibaret olan bu taahhütname, seçimlerin üzerinden daha bir sene geçtiği halde kadük kaldı. İmzacılardan hiçbiri bu taahhütnameyi sahiplenmiyor. Kime sorsanız kendisinin taahhütname ile ilgisi olmadığını ilan ediyor. Belli ki bu yolla “taahhütten cayma bedelini ödemekten” kurtulacaklarını zannediyorlar. Oysa seçimlerden önce “taahhütten cayma bedelini” kim ödeyecek diye sorduğumuzda hep bir ağızdan “taahhütname savunma sporunda” altın madalya hedefleyen şampiyon adayı pozisyonunda gardlarını almaktan çekinmemişlerdi.

Bugünlerde, bu arkadaşların tamamı daha önce birlikte kadraja girmek için yarıştıkları Belediye Başkanını ‘Kaymakamın memuru’ olmakla suçluyorlar. Yani bir nevi gönüllü bir kayyum halinden bahsediyorlar anlayacağınız. Haklılar durum tam olarak ‘kayyum’ ile birebir örtüşmese de verdikleri fotoğraf bu yöndedir. Ancak seçim sürecinde ‘eyyamcılık’ yapan taahhütname şampiyonlarının günahını, fiili durumu doğru ifade etmek temizlemez aksine o günaha daha çok ortak yapar. 

Ne ilginçtir ki yazılanlara, çizilenlere, söylenenlere baktığımızda kimsenin özeleştiri verme ihtiyacı hissetmediğini görürüz. Sadağında altı ok taşıyan büyük ortak, malum devlet kuran parti kibrinden burnundan kıl aldırmıyor, diğerleri ise kendi kendilerine atfettikleri abartılı ‘vazgeçilmezliğin’ enkazı altından yükselen tozun, yıktıkları düzenin enkazından kalktığı rüyasıyla yutak tıkayacak kocaman cümleler kurmaya devam ediyorlar.

Üstelik bu kocaman cümleleri taahhüt ettikleri her şeyin tam aksini yaparken söylüyorlar. ‘Su haktır satılamaz’ derken ilk elden suya fahiş ‘fiyat düzenlemesi’ yapıyorlar.

‘Birlikte yöneteceğiz’ derken bırakın Mahalle Meclislerini hayata geçirmeyi,  Belediye Meclisinin by-pas edilmesine, komisyonların şekil şartını sağlamanın dışında bir işlevi kalmamasına ses çıkarmıyorlar.

‘Adalet, liyakat, eşitlik’ derken ilansız, gizli kapaklı, ihtiyaca göre ihtiyaca uygun personel alımı yapacaklarına eş, dost ve akraba kayırma konusunda değme siyaset tüccarlarına şapka çıkartıyorlar.

Altyapı, üstyapı projelerinden, toplumsal projelerden hiç bahsetmiyorum. Çünkü yok. Bu projelerin tamamı taahhütnamenin satırları arasında mürekkeplerini soldurmakla meşguller.

Bütün icraatları sosyal medyada haftada bir düzenli olarak yayınladıkları dere yataklarında ki çöplerin temizlenmesi, üç beş dezenfektan standı ile ihalesi ve sözleşmesi bir önceki yönetim tarafından yapılan içme suyu projesi çalışmaları kapsamında tranşe başında apak bareti ile poz veren başkan görüntüsünden ibaret. Oysa Hendek, Balıklı, Güneşli köylerinin Cumhuriyet Mahallesinden de geçen ortak yollarında;  inşa edilen isale hattının arkada bıraktığı enkazı, çukuru, çamuru geçmek için neredeyse NASA’dan Mars’a özel üretilen araçlardan sipariş etmeyi gerektirecek durumda. Aksi durumda ahalinin araçlarının çamura, çukura, kasise emanet ettikleri parçalardan koca bir yedek parça müessesesi açmak içten bile değil. Ama olsun; yeter ki başkanın kar beyazı, apak bareti kirlenmesin, ayağına taş değmesin.

Hadi bütün bunları unutalım; hepsini, her seçim döneminde yaşanılan toplumsal heyecanın ateşi ile söylenmiş sözler, sayıklamalar olarak kabul edelim.  Peki ya neredeyse Hopa’nın tüm sahilinde yapılacak deniz dolgusu işini ne yapacağız? CHP’den, bırakın bu rant projesine karşı çıkmayı, sonuçları ile kent halkının yaşamı üzerine olumsuz etkilerini utangaçça da olsa dile getirmeyi aksine,  askıya çıkan projeye itiraz olmaması için içten içe, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar en samimi dualarla dolduruyorlar semayı. Zannediyorlar ki bu Çevre ve Şehircilik bakanlığı projesinden Belediye yönetiminde olmaları hasebiyle kendilerine de az da olsa pay düşecek. Zavallılar…

Ya ittifakın bileşenleri; onlar çoktan vazgeçmişler bu fani dünyanın işlerinden. Ellerine birer tespih verseniz değme zikirmatiklere taş çıkarır vaziyetteler. Sosyal medyada birkaç ufak sözün dışında görünür değiller. İnsan, yağmasalar bile gürlemelerini bekliyor haliyle ama ne gök gürlüyor ne de şimşek çakıyor. ‘Kaymakam ve kaymakamın memuru’ –ki bu söz ittifakın sıklıkla dile getirdiği bir sözdür- bu sessizliği hayra yormayıp, kopacak bir fırtınanın öncesinde yaşanan sessizlik olarak yoruyorlar. Korkmayın efendim; fırtına filan kopacağı yok. Belli ki yanılıyorsunuz ya da kandırılıyorsunuz. Siz, hesabınızı açık ve güneşli havaya uygun yapmaya devam ediniz. Merak etmeyin, onların birçoğu geçmişte yaşıyor ve henüz 60’lı, 70’li yılların dünyasından günümüz dünyasına teşmil etmiş değiller henüz. Onların işi nerdeyse tamamı ile anmaktır, ‘solculuğun saatli maarif takviminde’ ne kadar özlü söz varsa ezberlerindedir, ne kadar anacak tarih varsa duyargaları alarmdadır ve ancak hepsi o kadardır. Sahaya inmeye üşenirler, geçmişin üniversite öğrencilerinin, devrimcilerinin yazın köylere, tarlalara dağılmalarına, ‘devrimci gençlik köprüleri’ kurmalarına öykünürler ama küresel salgın nedeniyle tarlalarda kalan çayları toplamak için imece örgütlemeye, yıllardır şikâyet ettikleri bölgenin gericileşmesine karşı fırsat yaratan, halka dokunma imkanının kapılarını sonuna kadar aralayan tarihsel fırsata ilgisizdirler.

Artık kendileri de kendilerinden ümidi kesmişlerdir. Islanmış, pörsümüş, yırtılmış, dikişleri atmış ümitlerini yaşamın fırtınalarına karşı koruyacak, onu eğmeyecek, eğilmeyecek onurla taşıyacak bir dal arama peşindeler. Ancak ne yazık ki umutla sarıldıkları o dal, herkesin beklediği o kurtarıcı, yani ‘z kuşağı’ dedikleri şey  en çok ‘Zzzzzzzz..zıt Tokai’ demekten hoşlanmaktadır.