Bizim Bishnoi’miz: Gezi

0
238

Deniz Topaloğlu

Bin dört yüzlü yılların sonuna doğru Hindistan’ın Rajistan eyaletinde Jodhpur şehrine yakın Khejarli bölgesinde bir guru (din adamı) ortaya çıkar. Guru Jambhaji, 29 ilke belirler. Hint dilinde 29 Bishnoi diye okunduğu için Jambhaji’nin inancını takip edenlere Bishnoi denir. Jambhaji’nin yirmi dokuz ilkesi çevreyi ve doğal yaşamı özellikle de yarı çöl olan bölgede yetişen Khejri ağaçlarını korumak üzeredir. Birçoğumuz Bishnoileri ilk kez duysa da; bir memesinde çocuğunu diğerinde de geyik yavrusunu emziren Bishnoi kadınının fotoğrafına aşinayızdır.

Bishnoiler inandıkları yirmi dokuz ilke gereği çevreye ve doğal yaşama uyumlu sade bir yaşam sürmekte iken Jodhpur şehrinin kralı kendine yeni bir saray yaptırmaya karar verir. Üstelik sarayın yapımında Bishnoilerin kutsal saydığı Khejri ağaçları kullanılacaktır. Kral ağaçları kesmesi için askerlerini bölgeye gönderir. Ağaçların kesilişine şahit olan Amrita Devi adındaki bir kadın “Ağaçları kesemezsiniz” diyerek ağaçları korumak üzere ağaca sarılıp “Beni öldürmeden ağaçları kesemezsiniz” der. Amrita Devi askerler tarafından başı kesilerek öldürülür.  Amrita Devi’nin öldürüldüğünü gören iki kızı da aynı şekilde karşı çıkıp ağaçlara sarılınca, onlarda başları kesilerek öldürülür. Bishnoi köylüleri Amrita Devi ve kızlarını takip eder. Çoğunluğu kadın ve çocuk 363 can ağaçlara sarılır ve bedenleri ağaçlarla birlikte toprağa düşer.

İnanışa göre o kadar çok kan akar ki, Khejri ağaçlarının bulunduğu ormanda ağaçtan başka hiçbir bitki yeşermez;  ot bile bitmez, yarı çöl olur.

Bunun üzerine kral, Bishnoiler’den özür diler ve sarayın yapımından vazgeçer. Hatta Bishnoi ilkeleri gereği bölgede ağaç kesmeyi ve avlanmayı yasaklar.

Hindistan’dan binlerce kilometre uzakta, Türkiye’de, atalarımız “yaş kesen baş keser” sözünü Amitra Devi’nin mücadelesinden esinlenerek mi söylemişler bilinmez, ancak; Jodhpur şehrinin kralını örnek alıp beton yığınları içine boğulmuş şehrin bir bölgesindeki ağaçlar ile kaplı vahayı tarumar edip oraya kışla, avm, rezidans gibi betondan müteşekkil kibir abidelerini dikmekte kararlı olan çağcıl kral bütün itirazları öfkeyle, kibirden titreyerek, “Topçu Kışlası’nı yapacağız. Üst kurul reddetmiş. Biz de reddi reddedeceğiz. Rus mimarisi deniliyor, ona bakarsanız İstiklal Caddesi de barok mimari. Kışlanın bir bölümü müze olabilir, ortası yeşil alan. Diğer bölümünde, İstiklal Caddesi’nin devamı niteliğinde alışveriş merkezi. Üstü rezidans ve otel. Yap-İşlet-Devret modelini düşünüyoruz.” diyerek reddeder.

Çağ; beton, demir ve ne yazık ki kibir çağıdır ya doğanın ustalığına öykünen insanın keşfi olan ve ustanın elindeki çekicin ucunda hayat bulan mimari bir zaman sonra doğal olanın/alanın dışına taşar, öykünme yerini böbürlenme ve diklenmeye bırakır.  İnsanoğlunun temel ihtiyacı olan barınma sorununa estetik bir yaklaşım çabası olan mimari doğal olanın sınırlarını terk ettiğinde toplumlar üzerinde tahakkümün inşasına yarayan bir enstrüman haline gelir. İhtiyaç alanının dışına çıkan mimari sadece rant ve tahakküm üretir. Bu anlamda topraktan fışkırıp göğü delerek yükselen “tower”ların, “dünyanın en büyük bilmem nesi” diye böbürlenerek pazarlanan rantiye dininin beton mabetlerinin tepedenciliği, gölgesinde kalanlara kibirle meydan okuması,  diklenmesi, çevresinde bulunan birbirlerinden bağımsız, örgütsüz ve korunmasız müstakil olanı ezmesi, onu gölgesine hapsetmesi, muktedirin siyasal tavrının birebir yansımsıdır. Muktedirin soğuk, sert,kudretli yapısını; ezen, güçsüzleştiren, sizi savunmasız bırakan tavrını; göğü delen kudretli “towerların”  sadece sizin güçsüzlüğünüze ayna tutan siyah camla kaplı camlarında tekrar tekrar  görürsünüz.

Muktedir hep yükselmenin, güçlü olmanın, göğe ulaşmanın rüyasını görür. Ama göğe doğru yükseldikçe sonu gelmez bir düşüşün dehşetini yaşar  rüyalarında ve inşa ettiği her kule (tower) düşecek kadar yüksektir. Gezi Direnişi muktedirin rüyalarına giren düşüşün vücut bulmuş halidir ve yarattığı dehşet yaşadığı dehşetin sonucudur.

Gezi Direnişi her ne kadar Gezi Parkındaki ağaçların kesilmesini engellemeye dönük bir tavrın sonucu olarak kendini var ettiyse de mesele elbette sadece birkaç ağaçtan ibaret değildi. Birileri tarafından bu tavırda  “kökü dışarıdalık” aransa da gerçekte kök iktidarın nobran, kibirli, baskıcı, öteleyici, ötekileştirici, “ben yaptım olducu”, “dediğim dedik çaldığım düdükçü” tavrında uzun zamandır kendine bir yol aramaktaydı ve bu yol kendini Gezi Direnişinde açığa vurdu.

Bizden binlerce kilometre uzakta Hindistan’da toprağa karışan Amitra Devi, kızları ve 363 candan yüzlerce yıl sonra toprağa düştü bizim canlarımız, bizim Bishnoilerimiz;  Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş, Medeni Yıldırım, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Berkin Elvan ve diğerleri.