Karadeniz deyince – Kamil Aksoylu

0
56

Biz ne mozaik ne betonuz, ne de ülkenin bölünmez bütünlüğünde herhangi bir yapı taşıyız. Biz taş değiliz insanız. Dilimiz, kültürümüz ve tüm farklılıklarımızla binlerce yıldır bu topraklarda varız. Yeri geldiğinde ülkemizi ve topraklarımızı ölümüne savunuruz ama ırkçı söylemlerin güçlendirici unsuru olamayız. Zaman zaman milliyetçi çıkışlar öne çıkıp ağır bassa da, Karadeniz toprakları aynı zamanda Tanzimat döneminden bu yana devrimci önderlerin yetişmesiyle de öne çıkmıştır.  

Kamil Aksoylu

Öncelikle yöneticileri ve okurlarıyla birlikte artvinden.com camiasına merhaba diyorum. Şüphesiz Karadenizli olmanın tarifi klasik anlamda Karadeniz bölgesinin insanı olmaktır. Benim bu yazıda üzerinde durmaya çalışacağım konu coğrafi konumdan öte daha çok sosyolojik karşılığı ile ilgili olacaktır.  Yani toplumumuzdaki  “Karadenizlilik” anlayışı üzerinde durmaya çalışacağım. Sözünü ettiğim anlayış Karadenizlilik ruhu ve Karadenizlilik algısıyla ilgilidir. Bu algı salt Karadenizlinin algısı olmayıp Türkiye genelinin algısıdır.  Hatta Türkiye sınırlarını da aşan bir algıdır. Anadoluluk kavramında da benzer algı vardır. Coğrafi olarak Anadolulu olmakla Anadolu insanı olmanın farklılığı gibi diyebiliriz. Farklı din ve dillerle farklı kültürlere mensup toplumların oluşturduğu gerçek bir Karadenizlilik olgusu vardır ki bence Karadenizlilik ruhu da bu olsa gerek. Karadeniz Bölgesi tarih boyunca yer altı zenginliği ve jeopolitik konumuyla dikkatleri üzerine çekerken aynı zamanda binlerce biyolojik çeşitliliği havzasında barındırmakta olup, farklı dinlere ve dillere mensup toplumları ve kültürleri de bir arada tutarak onlara ev sahipliği yapmaktadır. Farklı kültürlerin sentezinden oluşan Karadenizlilik anlayışının öne çıkardığı en önemli unsur insan ve doğa ilişkisidir. Ana kurgumuz bu ilişkiden doğan yaşam biçimi ve karakteristik yapı üzerinedir. Karadeniz deyince herkesin aklına ilk gelen simgesel değerler yavaş yavaş yok olmakta. Hamsiden kemençeye, silahtan ahlak anlayışına, mutfak kültüründen mimarisine ve yaylasına kadar Karadenizli ile özdeşleşen değerler kayboluyor. Bir yandan göç olgusu ve popülarite tutkunu yöneticiler sayesinde kolay tüketilen televole kültürü Karadeniz’in köylerine ve yaylalarına kadar yayılırken, diğer yandan son çeyrek yüzyıla bakıldığında Karadenizlinin gündemindeki sorunların da farklılığı dikkat çekmektedir. Çay ve fındığın ekonomideki değer kaybının getirdiği sorunların yanında, Çernobil ile artan kanser vakaları ve arada bir kontrolsüz gelişen milliyetçi refleksin yankıları dışında, sahil yolu katliamına karşı sergiledikleri cılız tepkiyi de telafi edercesine son zamanlarda gittikçe yükselen HES’lere karşı muazzam duruşları şüphesiz Doğu Karadenizlinin gündemine oturan en dinamik sorunlardır. Bu sorunlara karşı verilen onurlu mücadelenin genel Karadenizlilik algısıyla bağdaşmadığını ve bağdaşmayacağını söylemeye bile gerek yok sanırım. Karadenizlilik Algısı Karadeniz bölgesi bilinenin ya da algılananın aksine etnik ve kültürel olarak hiç de homojen olmayıp, toplumsal yapısında farklı dokular barındırır. Bu farklılık, geleneklerinden inançlarına, müziğinden oyunlarına ve mutfağından mimarisine kadar tüm yaşam alanlarında görülür. Ben bu yazımda alt varyantlara girmeden, sadece ülke genelindeki algıya değinirken pek yüzeye çıkamayıp algının ardında kalmış Karadenizlilik olgusundan da söz etmek istiyorum. Karadenizli olmanın ülke genelinde oluşturduğu algı, Karadeniz insanını farklı bir anlayışla öne çıkarmaktadır. Bu farklılık tek bir üsluba oturmaz, değişken karakterlidir.  Kimilerine göre uyanık, sivri zekâlı, tez canlı, becerikli, şakacı ve asabi bir tiptir. Kimilerine göre ise anlayışı kıt, geç anlayan, öğleden sonra kafası çalışmayan, yani biraz geri zekâlı ve yontulmamış ahmak bir tiptir. Temel fıkralarının malzeme kaynağıdır. Karalahana ve mısır ekmeği ile beslenen, hamsiden başka balık bilmeyen uzun burunlu biraz da matrak insanlar diyebiliriz. Bu algılamalar kimi zaman önyargılar oluştursa da pek önemsenmediğini belirtmekte yarar vardır. Asıl önemli olan Karadenizlinin Karadenizli olmasına kattığı değerlerdir. Peki, nedir bu değerler? Temel’inden Fadime’sine, ahmaklığından uyanıklığına, horonundan yaylasına, muhafazakârlığından hoşgörüsüne ve yerel değerlerine kadar bugün tükenmekte olan her şey… Karadenizliyi Karadenizli yapan değerlerin içinde biraz da Laz olmak vardır. Evet, toplum Karadeniz’i Lazlarla özdeşleştirip her Karadenizliyi Laz kabul etmektedir. Bu algı yanlış olsa da kimsenin bir itirazı yok. Karadeniz’in bunca farklı dokusuna rağmen, her Karadenizli kendisine yapılan Laz yakıştırmasını etnik ayrımcılığı çağrıştırmadan benimser. Bunun sebebi pek araştırılmayıp, ülkenin bölünmez bütünlüğünde sağlam bir yapı taşı oldukları kolaylığına bağlanır. Çünkü bu algı en başta egemenlerin işine gelmektedir. Karadeniz topraklarında onca farklı dil ve kültür bir arada barınırken hepsinin Lazlaştırılması Laz diline ve kültürüne de bir değer katmayıp ancak yok oluşu hızlandırmıştır. Sosyolojide asimilasyon (baskın yapı ve baskın durum içinde eriyerek yok olmak) olarak tanımlanan bu durum gerçek Karadenizlilik olgusu yerine toplumda algılanan Karadenizlilik algısını diri tutmuştur. Oysa katı ve tutucu tavırlarıyla zaman zaman milliyetçi çıkışların öne çıkıp ağır bastığı Karadeniz toprakları aynı zamanda Tanzimat döneminden bu yana devrimci önderlerin yetişmesiyle de öne çıkmıştır. Devletin baskıcı, inkârcı ve katı tutumuna karşı her zaman direnilmiştir. Toplumda diri tutulmaya çalışılan Karadenizlilik algısı bu olguyu gizleyemez. Diğer yandan muhafazakârlık ve inançlarıyla da Karadenizlilerin tartışma götürmez dine bağlılıkları bilinir. İlahiyatçıların dışında da en derin hocalar Rize ve Trabzon’dan çıkmıştır. Fakat Karadenizlidir bu. Öyle körü körüne dine bağlılık olmadığı gibi yobazlığa karşı da keskin duruşlar vardır. Bazen müftü ile pazarlık yapıp namazın biraz daha hafifletilmesini isterler. Dinde de, inançta da aynı ahmaklık ve matraklık vardır yani. Öyle bir ahmaklık ki sormayın gitsin, şeytana bile pabucunu ters giydirirler alimallah. Evet, kulağını tersten gösterir. Yemeğe oturunca sandalyeyi masaya değil, masayı oturduğu sandalyeye çeker. Ama “Gâvur aya gidiyorsa biz da güneşe gideceğuz” demenin kıvrak cevabı da her zaman hazırdır. “Güneşe gidilmez, yanarsınız” diyenlere  “akşam serinunde gideceğuz”  diyerek matraklığını gösterir. Kendilerini hicvetmede de ustadırlar. Bazen bunu imamların da çok iyi yaptıkları rastladığımız bir durumdur. 1990’larda Nataşa furyasının tüm Karadeniz’i kasıp kavurduğu dönemlerde bir köy imamı kendisini hicvederek Karadenizlinin bu sosyal çöküşüne dikkat çektiğini hiç unutmam. Hocamız bir gün kravatlı ütülü jilet gibi giyinmiş çarşıya doğru yol alırken biz köyün gençleri olarak “Hoca hayrola böyle gran-tuvalet nereye gidiyorsun?” diye sorarak hocamıza takıldık güya. Hoca hiç istifini bozmadan “Yahu çarşide Rus kaynayi da ben burada durur miyim” diyerek bizi şapa oturtmuştu. Daha geçen yıl yaşanan fıkra gibi bir olayı da aktarmak isterim. Bizim köyde üç tane cami var. Cuma günleri dolarsa da diğer günler iki cami her zaman boş. Caminin birinde Hopa Hemşinli genç bir imam görev yapmaktadır. Ama dedik ya caminin cemaati yok. Namaz kılmaya hevesli ya da dindar biri (kişiyi tanımıyorum) yanında eşiyle birlikte arabasıyla tam caminin önünden geçerken ikindi ezanı okunur. Adamcağız namazını kimsenin pek uğramadığı o camide kılmak ister. Eşine der ki “Hanım, tam ezan okunuyor. Namazımızı bu camide kılıp bari cemaat sayısı bir fazla olsun” diyerek arabasını park eder. Bu arada hoca ezanını bitirmiştir ve dışarıya çıkmıştır. Bizimki hocaya “Hocam namazı burada kılacağım geliyorum” der. Hocanın verdiği cevap caminin durumunu daha iyi açıklayıp ortaya koyuyor. Hoca, “Yahu durun, bi abdest alıp geleyim” der. Bir de Oflunun akıllara durgunluk verecek bir örneğini verip şu ahmaklığı ve yontulmamış lığı kapatalım. Oflu, camide vaaz veren hocayı can kulağıyla dinlemektedir. Hoca, yeni başlayan üç aylarının önemini anlatıyor. Bu aylarda abdestsiz gezmenin caiz olmadığını, abdestin ne kadar önemli olduğunu vurgulayan kıssadan hisseler vererek anlatır. Sonuç olarak da abdestin dinin temel direği olduğunu söyler. Buraya kadar sabırla hocayı dinleyen Oflu, abdestin dinin temel direği olduğunu söyleyen hocaya tahammül edemeyip tepkisini gösterir. “Hoca… Hoca… Bu nasıl bir direktir ki bir osurukla yıkılıveriyor” der. Burada yobazlığa karşı muazzam bir duruş vardır. Dolayısıyla Karadeniz karakteri tek üsluba oturmaz. Karadenizliliğin bir tarafı herkesçe bilinen algıysa, diğer tarafı da pek bilinmeyen olgudur. Karadenizlilik Olgusu Yukarıda açıklamaya çalıştığımız Karadenizlilik algısıyla bu satırlarda açıklamaya çalışacağımız Karadenizlilik olgusu şüphesiz değer açısından ikisi de önemlidir. Ama ne var ki anlam bakımından iki kavram birbirinden çok farklıdır. Algı bilinçten çok idrakle ilgili olup kişiden kişiye değişebiliyor. Nitekim yukarıda değişken olduğunun altını çizdik ve değişkenliği de belirttik. Olgu ise bazı olaylara ve bu olayların sonucuna dayanıp oluşan bir gerçektir.  Yani olgu deneyseldir. Olguyu herkes fark etmeyebilir. Algı daha bireysel ve popüler olduğundan olgunun önünde durabilir. Ve bazen de algıyla olgu karıştırılabilir. Toplumun üst katmanlarında bile bu karmaşaya rastlanabilir. İşte Karadenizlilik anlayışında da bu karmaşa vardır ve algı her zaman olgunun önündedir. Bizim amacımız bu farklılığı biraz fark ettirebilmektir. Yoksa asla herhangi bir Karadenizlilik anlayışını dayatma gibi bir çabanın içinde değiliz. Kim nasıl anlıyor ve ifade ediyorsa ona saygılıyız. Karadenizliliğin bir ortak paydası vardır. Gerçek Karadenizlilik olgusu bu ortak paydada aranmalıdır. Karadeniz’in farklı insanları, farklı yaşam biçimleri, farklı yapıları ve farklı kültürleriyle bu olguyu ortak üretmişlerdir.  Türk’ü, Laz’ı, Gürcü’sü, Çerkez’i, Hemşin’i, Rum’u, Ermeni’si bu olguda ortak paydadır. Bu olgudaki Karadenizlilik ruhunda genelin algıladığı gibi şaklabanlık ve ahmaklıklar yoktur. Bu olguda ortak bir Karadeniz kimliği ve kültürü de yoktur. Hele ki yakıştırmaya çalışılan ırkçı söylemlerin bu olguda hiç yeri yoktur. Bu olgunun altında yatan, Karadenizlinin o coğrafyadaki yaşam aktivitesinde yüz yıllar boyu verdiği mücadeledir. O aktiviteyle birlikte taşımaya çalıştığı yerel değerlerdir. Bir bakıma bu olguda asıl pay sahibi o coğrafyadır. Çünkü yaşam, o coğrafyaya mecburdur.  Asıl Karadenizliyi Karadenizli yapan en önemli değer de budur. Doğu Karadeniz’de denize dik inen sıradağlar küçük vadilerle yarılır. Yeşil bir örtü gibi tamamen ağaçla kaplı bu dağlar denize dik inerken, arada kalan vadilerin birbiriyle olan bağlantısını güçleştirir.  Her noktadan denize kuş bakışı bir manzara sunan bu coğrafya, aşağıdan yukarıya doğru bakılınca kıyıdan dik yükselen dağları gökyüzüne değmiş gibi gösterir. Burası insan yaşamı için zor bir coğrafyadır. Yerleşim ve barınmak için düz arazi yoktur. Bu yüzden Doğu Karadeniz’deki il ve ilçe merkezleri bile düz alan dışına sarkıp tepelere konuşlanmıştır. Sahilden 5-10 km içeriye doğru girildi mi yüksek rakımlara ulaşılmakta.  Köylerin tamamı dağ ve orman köyüdür.   Burada yaşamak, bu doğaya uyum sağlamayı gerektirir. Yerine göre keçi yolu bile olmayan bu doğada hayatın zikzaklarını, iklim, bitki örtüsü ve coğrafi yapı şekillendirir.  Burada neslin devam etmesi sırf doğaya karşı verilecek mücadele ile bitmiyor. Doğa üzerinde karada, havada ve suda yaşayan diğer canlılara karşı sürekli üstünlük aktivitesinin de muhafaza edilmesi gerekir. Zira doğal dengeyi ve yaşamın sürekliliğini oluşturan bu dinamizm, doğa üzerinde yaşayan diğer canlıların da yaşam aktivitesini oluşturmakta. Arazinin tarım ve hayvancılığa elverişli olmaması yaşamı daha da ağır kılar. Ayrıca Karadeniz insanı sanıldığı kadar denizden geçinmez. Sahil boyu (günümüzde bile) ilkel düzeyde yapılan balıkçılık ve kasaba esnaflığı yaşamı biraz daha kolay kılsa da, içeride ayakta kalıp yaşamı sürdürmenin koşulları oldukça ağırdır. Küçük bir azınlığın dışında herkesin yaşamı o geçit vermez dağlardaki tarım ve hayvancılığa bağlıdır. İşte Karadeniz insanını öne çıkaran, o dağların zor koşullarına uyum sağlayan yaşam aktivitesidir. Bu aktivitede hiç tükenmeyen dinamizmdir. Bu dinamizmi ayakta tutmaya zorlayan o coğrafyanın yapısı ve iklimidir. İşte bunun için Karadeniz insanı gâh uslu gâh delidir. Zira burada yaşamak ve aynı zamanda dünyanın en engebeli coğrafyasına ve en olumsuz iklimlerine karşı dik durabilmek sadece akılla olmuyor. Bazen de deli olmayı gerektiriyor. Daha da önemli olan iş, sadece çalışmayla ve beslenmeyle bitmiyor. Sürekliliğin sağlanması için aynı dinamizmin kesintisiz geleceğe taşınıp aktarılması gerekir.  Karadeniz insanı gâh uslu gâh deli, gâh ahmak gâh sivri zekâ ve becerisini akılla birleştirerek bu sürekliliği sağlamıştır.  Bugünkü teknolojinin bile zor geçit verdiği dağlara yüz yıllar öncesinden konuşlandırılan yaşam alanları sanırız Karadeniz uşağının ahmaklığı yanında biraz da kıvraklığı ve becerisiyle oluşmuştur.   Günümüzde köylerimize kadar giren sağlıksız ve çirkin beton yapılaşma, mimari estetikler yaratan o görkemli ve yaşanası mekânların yerini almıştır. Bir başka üzücü yanı da bunların cumhuriyetin modernleşme sürecinde uygarlaşma adına yapılmış olmalarıdır. Entegrasyon sağlanırken bölge halkının yaşadığı asimilasyonun etkilerini de işin içine katmak yerinde olacaktır. Yoksa bu işin içinde bir ahmaklık olduğuna gerçekten kuşku yoktur. Karadeniz evlerinin birbirine uzaklığı herkes tarafından bilinip bazen de hicvedilmektedir. Bunun ana sebebi arazinin şekli ve yapısıyla ilgili olsa da bazı yan sebepleri de vardır ve bu sebeplerin ayrıntıları da önemlidir.  Elbette ki en önemli sebep bölgenin aşırı yağışlı ve rutubetli olmasından dolayı kapalı ve kuytu yerlere evlerin kurulmamasıdır. Örneğin birçok evlerin yakınında düzlük araziler varken, kardeş evler bile bu yüzden birbirine olan uzaklığa bakmaksızın havalı ve güneş gören yerler tercih etmiştir. Herkesin kendi arazisini kontrol edebileceği gibi konuşlanması da başka bir sebeptir. Bir başka sebep de geçmişte istisnasız olarak her evde kedi köpek, inek, tavuk vs. gibi evcil hayvanların beslenmesidir. Bu hayvanlar sürekli kapalı tutulamayacağı için en azından başkasını rahatsız etmeyecek gibi belli bir hareket ve havalandırma alanları gereklidir. Bütün bunlar bir araya geldiğinde ev, serender, mandıra ve ambar gibi yapıların bir arada konuşlanacağı bir alan bulmak ve içinde kuşaktan kuşağa hayat verilecek bir yaşamı barındırmak bu mekânları birbirine oldukça uzak tutmaktaydı.  Geçmişte bugünkü olanakların hiçbiri yokken Karadeniz insanı dere boyu ve yol kenarlarında ev yapmayı akıl edememiş miydi yoksa. Heyelanla ya da sele kapılarak yıkılan tek bir ev örneği neden yoktur acaba? Bunun cevabı bugünkü teknolojinin bile ulaşamayacağı yerlere devasa taş ve ağaçları taşıma ahmaklığı olmasın. Doğal afetlere teslim olan modernleşme sürecinin kriz masaları bu ahmaklığa şapka çıkartmalı. Sonuç olarak Karadenizli bu coğrafyada bu yaşamıyla kendisine Karadenizli dedirtmiştir. Doğadaki yaşam aktivitesini sürekli kılmayı sadece çalışmakla değil, çalışmalarını düşünce ve yetenekleriyle de birleştirerek başarmıştır. O coğrafyanın engebeli yapısı ve ikliminin, çalışmayla düşünce ve yeteneklerinin birleştirilerek aşılması Karadenizlilik olgusunu ortaya koymuştur. Karadenizlilik olgusu budur işte. Bu olguyu, Karadenizliye yakıştırılan yerici ya da yüceltici sıfatlarda aramak hoş ve kolay gelebilir ama yanıltıcıdır. Zira bu olguyu besleyen ve öne çıkaran coğrafi yapıdır. Yaşam o coğrafyaya mecburdur. Gerisi herkesçe malum. Göçtür, asimilasyondur, HES’lerdir, Yeşil Yoldur ve teslim olmaktır. Direncin gücü ve umuduyla hoşça kalınız!