Borçka’ya Doğru – Ruhan Odabaş

0
731

Ruhan Odabaş

Yol Hikâyeleri – 3 –

“Borçka” dendiğinde her şey birbirine karışıyordu. Kostanet – Borçka arasında yaya gidip gelmeler, çocukluk yıllarının yaz aylarının köyde geçmesi, Çoruh’ta balık tutmalar, Çxala Deresi, arkadaşlar…

Şimdilerde yalnızca yıkık duvarları kalan elektrik santraline takıldı gözü. Çocukluk yıllarının Borçka’sında elektrik hep sorun olmuştu. Kasaba insanının; “Belediye başkanının sigarası yanıyor” türünden gülmeceleri geldi aklına. Evlerdeki elektrikler öylesine yanardı işte. Oysa ki Çxala Deresi boşa akardı, Deviskel Suyu boşa akardı. Sonunda karar vermişlerdi ve Kostanet’in tam altında yeni bir elektrik santrali yapmışlardı da sorun belli ölçüde çözülmüştü. İyi de, elektrik santrali ile kendi köyünün arasında kuş uçumu olarak birkaç yüz metre uzaklık varken, neden köyüne elektrik bağlamamışlardı!

Neden sonra, yıllar sonra akıllarına gelmişti de şimdilerde medeniyetin olanaklarından yararlanıyordu kendi köyü de…

Düşlere dala dala Dak’vara Suyu’nu geçti. Borçka’nın ucu görünmüştü şimdi ve ilk kez görecekmiş gibi heyecanlanıyordu. Bayar Şahin’den Borçka Hemşin’ini dinlerken Yeniyol mahallesine sapan yolu geçti.

Arifağa’ların petrolüne gelip arabasını uygun bir yere çekti ve Çoruh’a tepeden bakan anıt mezarın merdivenlerini ağır ağır çıktı. Anıtın önünde saygı ile durup bir şeyler mırıldandı. İşgal yıllarında, atıyla Çoruh’u geçmek isterken boğulan bir subayın anıt mezarıydı burası ve ilkokul öğrencisi olduğu yıllarda okuldan gelip öğretmenleriyle birlikte anmalar yaparlardı…

İyice yavaşladı. Çoruh’un üstündeki o ünlü asma demir köprünün yanına beton bir köprü daha yapmışlardı. Arabasını sürdü, beton köprüden geçti. Köprünün bitiminde; sağda Cinşer dayının kahvesi, sol tarafta da Kahraman dedenin gazete bayii vardı çocukluğunda. Yine varmış gibi baktı ve geçti oralardan. Postanenin önünden kıvrıldı, cami meydanına geldi ve çocukluğunun geçtiği evin önüne park etti arabasını. Yer iskemlelerine oturmuş çay içenlerin birazcık uzağına oturdu ve bir çay söyleri kendine.

Gözü akasya ağacını aradı. Tek bir ağaçtı o ve meydanın ortasına yakın bir yerdeydi. O zamanlar yerler asfaltlanmamıştı henüz ve toprak yollarda ayak çıplak gezerdi kasabanın tüm çocukları. O günleri anımsadı arka arkaya. Babasının uyarılarına karşın sinemaya kaçtığı, dansöz seyrettiği, eve geldiğinde de babasından dayak yediği günler tatlı bir gülümsemeyle yeniden canlandı sanki.

Henüz ilkokula gitmiyordu. Ev ile Çoruh arası en çok 30 metre kadardı ve arkadaşlarıyla deli dolu akan o nehirde yüzerlerdi. Eve her döndüğünde annesinin;

“Yüzdün mü” sorusuna yanıtı hep “hayır” olmuştu ya, her seferinde de yakalanmıştı. Çocukluk bu ya, atletini hep ters giyiyordu o da en büyük açığı oluyordu. Daha o yaşlarda, neredeyse boyu kadar sazanlar yakalayıp gelirdi eve. Şimdilerdeki balık avı hevesi çocukluğundan kalan en güzel alışkanlıklardan biriydi belki de.

Ve bayramlar…

Ve 7 Mart’lar…

Çok önemliydi Borçka için 7 Mart. Düşman işgalinden kurtuluş tarihiydi ve her yıl coşkuyla kutlanırdı. Silahlar patlar, şiirler okunur, kurtuluş anı sembolik olarak yeniden canlandırılırdı. Ellerindeki kuru sıkı tüfeklerle ateş ederek meydana gelen çetelerin başında, beyaz atına binmiş Osman Nuri Kaboğlu olurdu. Meydanın bir kenarında, kapkara giysileriyle, elleri zincirli bekleyen bir genç kızın yanına gider, kılıcını çekip zincirlerini parçalar, kara giysilerini çıkarıp beyaz giysileriyle özgürlüğüne kavuştururdu o genç kızı. Beyiz giysisinin göğsünde bir Türk Bayrağı da olan o kızın adı Sevinç’ti ya, soyadını hatırlamıyordu şimdi.

Bayramla, 7 Mart’la ilgili babasının aktardığı bir anı geldi aklına. Babası Borçka’da bir siyasi partinin ilçe başkanıydı ve bayramlarda protokolde otururdu. Kasabaya yeni gelen bir kaymakamın da katıldığı törende, çetelerin meydana girmesi anında silahlar patlamaya başlamış, kasaba insanının önemli bir bölümü de silahlarını ateşlemişti. Kaymakam telaşla bağırmış, silah atanların yakalanmasını istemişti. Babası;

“Korkmayın kaymakam bey, her bayramda böyledir bu ama olay çıkmaz. Hangi birini , kaç polisle yakalatacaksınız. Yarın böyle bir olay yaşanmaz” demiş de az da olsa rahatlatmıştı yeni kaymakamı…

Bitmek tükenmek bilmiyordu. Bir ara sucu Nazım’ın sesini duyar gibi oldu sanki. Oysa ki Nazım öleli yıllar olmuştu . Vehbi ağabeyin tamirhanesi, Maradit’e yolcu taşıyan kayıklar, Kereste Fabrikası ve daha ortaokul çağındayken arkadaşlarıyla birlikte kamyonlara tahta yükleyip harçlık kazanmaları…

Sessizce kalktı oturduğu sandalyeden. Çoruh kıyısına doğru yürüdü, çocukluğunun geçtiği bahçeye sırtını dönüp oturdu duvarın üstüne. Nehrin getirdiği tatlı bir esinti yüzünü yalarken cebinden kağıt kalem çıkardı ve şu notları düştü;

ANILAR
Anı dedim de;
Deviskel Suyu’ndan Kasaphane’ye,
Opuca’dan Çxala Deresi’ne,
toprak yolları,
kaldırım taşlarını,
çıplak ayaklarımla hem de,
çocukluğumla, gençliğimle dolaştım adım adım
ve yaşadıklarımı,
yaşattıklarımı hiçbir yere sığdıramadım.

O küçük meyhanenin
anason kokulu akşamlarını,
arkadaş sohbetlerini, çıkarsız,
Süleyman ağabeyin
tek parça alabalığı yirmiye bölmesini
ve dilimizce anlatılan fıkraya
kadehlerimizin bile gülmesini
nasıl unuturum.

O yıllarda,
Çoruh yalnızca yöremizden değil,
düşlerimizden de geçerdi.
Yaz günlerinde tüm kasaba,
sucu Nazım’ın sırtında taşıdığı
soğuk suyundan içerdi,
bildiniz mi?

Bildiniz mi çelik çomak oynadığımız,
sokaklarına doymadığımız Borçka’yı?
Hadi şimdi,
söyleyin, anlatın, yaşatın.
Yaşadıklarınızı alın bir yanınıza
ve çerçeveletip tek kare fotoğrafı,
kutsal bir anı gibi
asın duvarınıza…

Yol Hikayeleri 1 – Utanmakla Sevinmek Arası

Yol Hikayeleri 2 – Anılar Kıpır Kıpır