Artvinsiz Olmaz – Ruhan Odabaş

0
496

Ruhan Odabaş

Yol Hikâyeleri – 8 –

 

Yusufeli’den buruk ayrılmıştı. Kimilerinin “medeniyet” olarak adlandırdığı görüntüler içini acıtmıştı kendisinin. Sukavuşumu’nu öksüz görmüş, sepetle taşınan topraklarda üretilen, tadına doyum olmaz sebzeleri aramıştı duyguları. Yapacak bir şey yoktu. Olan olmuş, Çoruh’a da, Barhal Çayı’na da gem vurulmuştu artık…

Sirya’yı, Orcuh’u düşünmeye başladı. Delikanlılık yıllarında düğünlere giderlerdi o köylere. Düğün sahipleri gençlere Demiröz şarabı ikram ederdi. Sabahlara kadar varagelalı Vazriya Düz Horonu oynar, kicina atarlardı. Şarabı da öyle şişeyle falan değil, masanın ortasına konan kocaman bir tencereyle ikram ederlerdi. Herkese birer bakır tas, tencereye de bir kepçe; nasıl da güzel olurdu.

Artvin’e doğru yaklaştıkça yeniden karmakarışık oldu duyguları. Eski Artvin yoktu şimdilerde, Korzul’dan başlayan değişim çarşıya kadar sürüyor, çarşıdan sonrasını ise anlamsızlığa büründürüyordu.

Çoruh’un üzerindeki demir köprüyü hatırladı. Suyun, daha doğrusu Çoruh’un gücünü en iyi o yıllarda görmüştü. Azgın sular demir köprüyü bir karton gibi kıvırmış ve kenara koymuştu.

Gülümsedi. O köprünün altındaki bir anısını anımsadı. Paşa Turgut’u askere yollamadan önce Aglaha’ya çıkmışlar, kafaları çekmişler, sonrasında aşağıya inmişlerdi. Artvin Köprüsü’ne geldiklerinde, kimin ortaya attığını şimdi hatırlamadığı bir fikir tartışılmıştı; köprünün ayağından Çoruh’a kim atlayabilir!

“Ben atlarım” demişti ve eklemişti;
“Bir büyük rakı alın ben atlarım.”

Atlamıştı da. Rakıyı da yine birlikte içmişlerdi arkadaşlarıyla. Şimdi olsa yapabilir miydi, emin değildi.

Korzul da çok değişmişti. Lif Levha Fabrikası yapılmıştı önce. Sonrasında o da yok olmuş, yerini bazı devlet dairelerine bırakmıştı o alan. Meyve bahçeleri yok olmuş yerini kocaman binalar almıştı.

Bir şiirinde;

“Korzul rampasını yukarı bir kamyon çıkar,
yüreğin çıkar kan ter içinde.
Nacviya’da fıstık çamları vardır,
Çoruh’la öpüşür, göremezsin.
Bin çiçek dolaşır tek bir arı,
karakovanda bal olur Hatila’da, derde deva.” demişti, o geldi aklına. Geldi de, Korzul rampası eskisi gibi dik değildi ki artık…

ÖĞRETMEN OKULU
“Cevizin dibi” derlerdi. İki yılını o okulda geçirmişti ve o iki yıla akıl almaz anılar sığdırmıştı. Okulun, binanın yerinde yeller esiyordu. Küçücük bahçede yaptığı futbol antrenmanlarını, virajda yavaşlayan kamyonların üstünden portakal aşırmalarını hatırladı. Mezun olduktan yıllar sonra buluştuğu öğretmen arkadaşlarıyla yeniden o günleri anmış, anılara kanat takmışlardı…

Kebap kokuları yine vardı. Merdivenlerin hemen altındaki lal köfteci yoktu ama! Keçi memesi üzümle yedikleri köfteler, içtikleri Orcuh şarabı yoktu. Geçerken dikkat etti, Efkâr Lokantası yine aynı yerindeydi. Akşam yemeğini mutlaka orada yemeli, Korzul’a, Orta Mahalle’ye, Çoruh’a tepeden bakarak rakısını içmeliydi…

Önce Haypet tarafına sürdü arabasını. Önce Atatürk’e gitmeliydi çünkü. Bıçkın yıllarını geçirdiği o güzelim mahallenin ortasından anılarla dolu dolu geçti ve Sıtkı Kahvecioğlu’nun büyük emeklerle, özveriyle yaptırdığı dünyanın en büyük Atatürk heykelinin bahçesine ulaştı. Artvin’e baktı oradan, muhteşem görünüyordu. Yüzünü hafifçe esen rüzgara verip derin nefesler aldı. Bir araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye’de yaşanabilecek birkaç yerden biriydi Artvin ve günlük bile olsa bunun tadını çıkarmalıydı. Bir Artvin’e, bir de Atatürk’e baktı. Türkiye’nin bugünkü konumunu düşündü, Artvin’in eski günlerini anımsadı, içi acıdı. Yeniden saygıyla baktı Atatürk’e ve arabasına yöneldi. Gün gözüyle Hatila’ya doğru gitmeli, cam terastan aşağılara bakmalı, sonra da Kafkasör yapmalıydı.

KAFKASÖR – CERATTEPE
Gençlik yıllarında İskeba’da tomruk depoları vardı yalnızca. Yıllarca futbol oynadığı sahanın yerine kapalı salon yapılmış, futbol sahası da İskeba’ya taşınmıştı. Devam etti, cam terasa kadar gidip uygun bir yere park etti arabasını. Gençlerin keyifle, kimi kadınların ve yaşlıların korkuyla gezindikleri cam terasa çıktı, aşağılara baktı, Artvin’i seyretti. Biraz daha zamanı olsa Hatila’ya da gitmek isterdi ya, Kafkasör ve Cerattepe ağır basıyordu.

Delikanlılık yıllarında racon kestikleri, bıçkın kavgalar ettikleri Kolorta’dan sağa sapıp Kafkasör yoluna sürdü arabasını. Bir yandan göreceklerini merak ediyordu, bir yandan da görüp göremeyeceğini. Artvin’i yok etme çabasında olanlar gerekli önlemleri almışlardı çünkü ve öyle eskisi gibirahat çıkılmıyordu dağa doğru. Aldığı bilgiler böyleydi en azından. Dikkatlice sürerken;

“Gidebildiğim yere kadar” dedi kendi kendine.

Mersivan’a kadar gitti. Kış aylarında, kar varken de çıkmak isterdi buralara. Kısacık kayak pistinde insanların kaymalarını, çocukların çığlık çığlığa oynamalarını görmek isterdi.

Zakkumlar çiçeklerini dökmemişti henüz. Onları koklaya koklaya, boğa güreşlerinin yapıldığı alana kadar geldi. Festival zamanı değildi kuşkusuz ya, izlediklerine saydı. Alanı yukarıdan gören bir yerde durdu, boğalar güreşiyormuş gibi düşündü ve not defterini çıkardı cebinden. Yavaşça not düşmeye başladı;

Bıçkın günlerimizde Kolorta’yı tanımıştık,
sevdalı günlerimizde Orta Mahalle’yi, Haypet’i
Bir bahar günü İskeba’da,
başka bir haziran’da Kafkasör’de olmuştuk;
boğa homurtularına kadeh tutup.
Efkâr Tepesi’nde hüzünlenmiş,
Sirya’da şarap içmiş,
Vazriya’da horona durmuştuk;
ince bir garmon sesiyle.”

Ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini bilemedi. Aklı almıyordu bir türlü. Haypet’te, Talaha Cemal abinin evinde oturduğu yıllarda, Kubatoğlu’nun çeşmesinden içtiği suyu Artvinli bir daha içemeyecek miydi yani!

Cerattepe’de, siyanürle çıkarılmak istenen altın Artvin insanından önemli miydi yani!

Vatandaşının sağlığını düşünmek zorunda olan devlet, Artvinlinin ölümüne, yok olmasına, en azından göç etmesine göz mü yumacaktı yani!

Hepsini kafasında sıraladıktan sonra aklı bir yere takıldı; Artvinli ne diyordu buna!

Artvinliye küfür eden birinin elini kolunu sallaya sallaya Artvin’i zehirlemesine nasıl rıza gösterecekti Artvin insanı!

Olamazdı, olmamalıydı. Kendince son sözünü söylemek için yeniden kalemi eline aldı ve hırsla yazmaya başladı;

“BEN ARTVİN’İM DOSTLAR

Sirya’da şarabım asma dalında,
bundandır başının dumanı Genya’nın,
bundandır yalpalaması Çoruh’un,
ben Artvin’im dostlar, bensiz olmaz..

Ardanuç’ta kaleyim,
yüzyıllar saklı taş duvarlarımda.
Berta Köprüsü’yüm,
selam durur İmerhev’den esen yel.

Efkar Tepesi’nde bir delikanlı,
al yazmasını düşler yavuklusunun;
gelin görün, pancarcı olmuşum,
horona durmuşum Sahara’da
üç nesil birden.
Ben Artvin’im dostlar,bensiz olmaz..

Bir yanım barıştır benim,
Korzul’daki zeytin ağacına sorun.
Hırçın poyrazıyım Karadeniz’in
Hopa kıyısında,
bir yanım kavga.

Arhavi’de çay çiçeği,
Murgul’da bakır,
Çifteköprü’de alabalık, kan benekli.
Ben Artvin’im dostlar,bensiz olmaz..

Yakılmamış ağıtlarım var
gidenlerin ardından.
Bıldırcın mevsiminde atmacayım.
Çıngırak sesleri baharın müjdecisidir

Beyazsu Yaylası’nda;
kemençe, mey, tulum, davul, zurna,
akordiyon sesiyim bir düğünde,
dosta da, düşmana da
güzellikleri anlatırım dört dilden;
ben Artvin’im dostlar, bensiz olmaz.

Dağ dağ olurum, deniz deniz.
Gönül gönül olurum, yürek yürek.
Sınır boylarında bayrak,
Kurtuluş Savaşı’nda mavzer.
Ben özgürlüğüm, ben bağımsızlık,
ben Kaçkar Dağı’yım, ben deli horon.
Günü geldiğinde,
Atabarı değil,
Atatürk olurum Kocatepe’de;
ben Artvin’im dostlar, bensiz olmaz…
Ruhan ODABAŞ”

Artvin’siz olmazdı, olamazdı, olmamalıydı…

Şaşkınlık, kızgınlık, küskünlük gibi karmakarışık duygular içinde indi Kafkasör’den. Hiç vakit geçirmeden, karanlığa kalmadan Efkar Lokantası’ndın içeri daldı. Korzul’u, Lomaşen’i yukarıdan gören bir noktada, camın önüne oturdu, rakısını içmeye başladı. Garson çocuktan da rica etti;

“Çift candarma var mı?”

 

Yol Hikayeleri 1 – Utanmakla Sevinmek Arası

Yol Hikayeleri 2 – Anılar Kıpır Kıpır

Yol Hikayeleri 3 – Borçka’ya Doğru

Yol Hikayeleri 4 – Çocukluğunun Korkuları; Maradit

Yol Hikayeleri 5 – Murgul’da SO2 Solumak

Yol Hikayeleri 6 – Çocukluğunun yolları yok artık

Yol Hikayeleri 7 – Son İlçe Yusufeli